29 Aralık 2007 Cumartesi

Nehirde yüzen ada ve içinden geçen köprü



Resimde gördüğünüz çelik yapı film dekoru değil. Avusturya'nın Graz şehrindeki Mur nehrini geçen köprünün ortasından geçen ve nehirde yüzen bir ada. Avusturyalılar'nın modern mimariye ne kadar meraklı olduğunu ve o tarihi yapının içinde modern mimari örneklerini ne kadar başarılı biçimde inşa ettiklerini Viyana'da görmüştüm. Graz'ı görmedim, fakat bu ada/köprüyü görünce Avusturya'da inşa edilmiş olmasına şaşırmadım. Mimar ve enstalasyon sanatçısı Vito Acconci tarafından 2003 yılında Graz'ın Avrupa'nın Kültür Başkenti ilan edilmesi anısına tasarlanmış. Nehrin iki yakasını bağlayan yaya köprülerinin arasında kafe, restoran, hediyelik eşya dükkanları ve bir amfitiyatrın bulunduğu bu çelik adacık inşa edilmiş. Tarihi Graz şehrinin bugün turistlerin en çok dikkatini çeken yerlerinden biri. Umarım yolumuz düşer...

24 Kasım 2007 Cumartesi

27 yıllık kırmızı süveter ve Buy Nothing Day



Geçenlerde Dünya gazetesinde bir haber vardı: "Hayrettin Karaca 27 yıldır aynı kırmızı süveter ile basın karşısına çıkıyor" diye. Haberi aynen aktaramadım ama, Karaca'nın 27 yıldır giyilebilir durumda olduğundan, ısrarla aynı kazağı giyerek, günümüzdeki tüketim çılgınlığına dikkati çekmek amacıyla aynı kazakla fotoğraf verdiği anlatılıyordu.

Bugün Buy Nothing Day. Türkçe söylemek gerekirse Hiçbir Şey Satın Almama Günü. Bir grup sosyal aktivistin 2000 yılında başlattığı bu günün varlığından dün haberdar oldum. Günümüzde yaşanan tüketim çılgınlığı, ihtiyacımızdan fazla satın almamıza ve gereğinden fazla çöp çıkararak çevreyi gereksiz yere daha fazla kirletmemize neden oluyor. Bu satın alma çılgınlığının ne boyutlara geldiğinin altını çizmek için, Buy Nothing Day'de insanlardan hiçbir şey satın almaması isteniyor. Amerika'da Şükran Günü'nü takip eden Cuma günü, mağazaların en yüksek ciro yaptığı günlerden biri olarak biliniyor. Bu nedenle Buy Nothing Day, bu cuma gününe rastlıyor. Avrupa'da ise cumartesi günü alışveriş daha yoğun, bu nedenle Avrupalı aktivistler ertesi gün bu etkinliğin daha anlamlı olacağını düşünerek cumartesi gününü Hiçbir Şey Satın Almama Günü ilan etmişler. Bu yıl, (24 Kasım 2007) bugüne denk geliyor . Haber vermek istedimm...

NOT: Bu sitede sıklıkla lüks tüketim ürünleri, pırıltılı teknolojik aletler, tasarım nesneleri ve lüks seyahatten bahsediyorum. İnsanları lüks tüketime özendirmenin çevreye duyarsız bir davranış olduğunu düşünmüyorum, zira lüks tüketim seçici bir beğeni ile birlikte yürüdüğünden, lüks eşyaların sahipleri tarafından kısa zamanda atık ya da çöpe dönüşme olasılığı düşüktür. Lüks tüketim ürünleri çoğu zaman daha kalitelidir, daha dayanıklıdır. Sahibi ile eşya arasında duygusal bir bağ vardır, lüks eşya iki gün sonra sıkılıp bir atılan, yenisi alınan bir şey değildir. Hayrettin Karaca'nın 27 yıldır eskimeyen kırmızı süveterinin kendi kurduğu Karaca markasının ürünü olduğuna bahse girebilirim. Değilse de zamanının iyi, kaliteli ürünlerinden biridir.

21 Kasım 2007 Çarşamba

"Şarap işi"ne giren girene...



Geçenlerde Mrs. Know It All (Martha Stewart)'ın sarap işine soyunduğunu yazmıştım. Bunu takiben Paul Newman'ın da şarap işine girdiğini okudum. Bugün de Roberto Cavalli'nin şarap işine girdiğini öğrendim. Şarap işine giren girene... Roberto Cavalli bir-iki sene önce de kendi adıyla votka üretmişti. Önümüzdeki yıl Amerika'da satışa sunulacak Cavalli şarapları İtalya'da Toscana bölgesinde Cavalli'nin ailesine bağlarda yetişen üzümlerden yapılacakmış. Şişeleri Cavalli Vodka kadar gösterişli olur mu bilmiyorum ama, etiketleri Cavalli ile özdeşleşen "leopar desen"li olacakmış. Bu bana biraz rahmetli Versace'nin davranış biçmini hatırlattı. O da her yere Medusa başları kondurur, hem rüküş, hem şık, hem havalı şeyler yaratırdı. Vay be... Çılgın fikir ise çılgın fikir, egoysa ego... İtalya böyle bir yer galiba...

18 Kasım 2007 Pazar

Kadınların en çok duymak istediği sözcükler



Medyada sıkça yapılan bir hileye başvurdum bu kez: Dikkat çekmek için kadın, aşk, cinsellik, skandal çağrıştıran bir başlık attım. Şimdi kendi kendinize 'kadınların en çok duymak istediği sözcükler'in ne olabileceğini düşünün...

Siz bir taraftan düşünüp dururken ben de yavaş yavaş konuya girelim: Bu hafta bloguma yeni bir bölüm ekledim: Şimdi Reklamlar adında. Buraya da yeni keşfettiğim (ne yazık ki) StrawberryNet'in reklamlarını aldım. Reklamdan çok para kazanacağımdan değil... Tatlı Hayat okurlarını ayrıcalıklı kılmak için. Efendim, geçenlerde Shiseido'nun bir pudrasını denemiştim. Mağazada, indirimli 67 YTL dediler. İnternette 41 YTL. Üstelik kargo ücretsiz... O pudranın hemen siparişi verildi, yanında bir de rimel, bir şişe parfüm istendi. Şansa bakın ki parfümde promosyon vardı, 98 YTL'ye 100'lük eau de parfum + 200'lük body lotion + 10'luk bir eau de parfum daha... Tabii ki StrawberryNet'te.

Ben yeni keşfetmişim, ama arkadaşlarıma sordum: Meğer iki üç arkadaş siparişlerini birleştiriyormuş. Böylece hep aynı kişinin üzerinden sipariş geçerek hem belli bir limitten promosyon alıyor, hem de her yeni siparişte daha da büyüyen indirim dilimine dahil oluyorlarmış. Postada herhangi bir sorun yaşanmadığını söylediler. Ben de kendi siparişlerimi bekliyorum. Neticeyi bildireceğim.

StrawberryNet'te sadece Shiseido satılmıyor elbette. Türkiye'de yakından tanıdığımız pek çok ünlü markanın yanı sıra, burada olmayan markalar da var.
Cilt bakımı ve kozmetik bölümünde; Anna Sui, Aveda, Biotherm, Borghese, Carita, Cellex-C, Chanel, Christian Dior, Clarins, Cle De Peau, Clinique, Darphin, Decleor, Dermalogica, Elene, Elizabeth Arden, Estee Lauder, Galenic, Gatineau, Givenchy, Guerlain, Guinot, H2O+, Helena Rubinstein, Jurlique, Kanebo, Kinerase, Kose, L'Occitane, La Mer, La Prairie, Lancaster, Lierac, T. LeClerc, MAC, Make Up Set, Max Factor, MD Skincare, Monteil, Murad, N.V. Perricone, Nina Ricci, Orlane, Payot, Peter Thomas, Roth, Philosophy, Rodan + Fields, Shiseido, Sisley, SK II, Sofina, Stendhal, Lancome, Swissline, Ultima, Valmont, Versace, Yves Saint Laurent, Z. Bigatti belli başlı markalar.
Parfümde de aklınıza gelebilecek hemen her marka var. Firmanın iddiası: internette bulabileceğiniz en düşük fiyat garantisi. Dutyfree ile değil ama, Türkiye'deki belli başlı kozmetik mağazalarındaki satış fiyatlarıyla kıyaslayınca "her şey yarı fiyatına". Bir kadın, bu dört sözcükten fazla ne duymak isteyebilir ki?

NOT: Pudra ve rimel 6 iş günü içinde elime geçti. Sipariş verdiğim parfümlerden birinde Christmas nedeniyle biraz daha indirim yapıldığına dair bir e-posta geldi : (
Kısmet...

12 Kasım 2007 Pazartesi

Parti zamanı yaklaşıyor...




Bu hafta doğumgünüm de varken, bunu yazmamak olmazdı...
Fotoğraf neyin ne olduğunu gayet iyi anlatıyor.
Taşırmadan, dökmeden, saçmadan 6 kadeh şampanya doldurmanın en zarif yöntemi: İngiliz Zoe Stanton'ın tasarımı el yapımı kadehlerin 6 tanesi Bouf.com'da 560 Pound. Şerefe, nice senelere...

29 Ekim 2007 Pazartesi

Toys For Boys II: Ferrari i2



Yüzyılın icadı diye tanıtılan iki tekerlekli "şey" henüz hayatımızı kökten değiştirecek kadar yaygın değil. Yani kişisel ulaşım aracı olarak beklenen patlamayı yapamadı. Prag'ta araba girmeyen sokaklarda rahat gezsinler diye turistlere kiralandığını görmüştüm. Bir de fuar alanı, fabrika gibi çok büyük alanlarda, çalışanların bir uçtan bir uca gitmesi daha kısa sürsün diye kullanılıyor. Ferrari fabrikasında da kullanılıyormuş... Derken, -kimin aklına gelmişse- biri çıkıp "yaw Ferrari koskoca marka. Biz bunun üstüne bi şahlanan at logosu yapıştırsak, peynir-ekmek gibi satar" demiş. "Şey"i üreten Segway ile Ferrari işbirliği sonucu bu resimdeki harika "şey" ortaya çıkmış. Bu aralar internette sürekli karşıma çıkıyor. Fiyatı 12.000 dolar, şarji tam olduğunda yaklaşık 40 km. yol alabiliyorsunuz. Şahane bir deri çantası da varmış, toplayıp, bagaja koyup, gittiğiniz yere götürebiliyormuşsunuz.

Ne günlere kaldık? Babalar eskiden çocukların pilli trenleriyle oynardı. Şimdilerde babalar için ne oyuncaklar üretiliyor : ))

15 Ekim 2007 Pazartesi

Bayram sevinci



Kısa bayram tatilinde kısacık bir seyahatim oldu Safranbolu ve Beypazarı'na. Şu konak şöyle şahane, bu konak böyle harika diyen binlerce blog var. Çoluk-çocuk çektirdikleri tatil fotoğraflarıni cümle aleme iftiharla sunan blog yazarları da... İşte ben de her turistin gördüklerini gördüm oralarda. Bir de bu bayram, beni çocuk gibi sevindiren "susamsız simit" yiyişim oldu, ki bu yazısının konusudur...

Arkadaşlarım bilir. Barbunya mı kurufasulye mi deseler, gözüm kapalı barbunyayı seçerim. Çay mı kahve mi deseler kahveyi; simit mi kruvasan mı deseler kruvasanı... "Kanın bozuk, Türk değilsin sen" diye dalga geçerler benimle. Simiti de hiç sevmem...

Bu bayram adını duyduğum ama daha önce hiç yemediğim susamsız simit tatma fırsatım oldu Safranbolu'da. Çok beğendim. Böyle harika bir şey varken, simiti neden susamlı yaptıklarını hiç anlayamadım. Tadı Almanlar'ın pretzel'i ya da Amerikalılar'ın bagel'ına benziyor. Biraz araştırınca içeriği de aynı. Un, su, maya ve iki kez pişirilmesi, bana aynı kökenden geldiğini düşündürdü. Yani simit önce suda haşlanıyor, sonra fırında pişiyor. Karadenizli ustaların simit ve hamur işlerinin çoğunu Rusya'dan; Amerikalılar"ın bagel'ı Polonyalı göçmenlerden öğrendiği düşünülecek olursa, asıl adı ne olursa olsun, bu başarılı çörek tarifinin dünyayı dolaştığı anlaşılabilir.

Susamsız simit ayva, gül ya da kayısı reçeliyle harika oluyor. Bu sayfada susamsız simit fotoğrafı bulamadığım için, pretzel fotoğrafına yer verdim. Çok benziyor gerçekten. Allah rızası için bilen biri İstanbul'da susamsız simit yapan bir fırının adresini versin : )

24 Eylül 2007 Pazartesi

Kayboluşu da, bulunamayışı da çok tuhaf...



Amerikalı işadamı ve maceraperest Steve Fossett, 3 Eylül'den bu yana kayıp. Nevada'da tek motorlu uçağıyla havalandıktan sonra bir daha haber alınamamış. Bu hafta sonu gazetede resimsiz bir haber vardı. İnternette ise geçen hafta Google üzerinden yürütülen bir kampanya haberini aldık. Tüm resmi ve sivil kuruluşların aramalarına rağmen bulunamayan Steve Fossett için internet kullanıcıları 85m X 85m'lik karelere bölünmüş uydu görüntülerini tarayarak uçağı, eğer düştüyse enkazını, değilse de arazi üzerinde görünen herhangi bir tuhaflığı bildirecekti. Bu çalışmalardan da bugüne kadar herhangi bir sonuç alınamadı.

Steve Fossett geçmişte balonla ve uçakla pek çok rekor kırmış biri. Denizde, karada, havada, buzulda, kısacası insanoğlunun sınırlarını zorlayan her yerde yaşam mücadelesi vermiş bir maceraperver. Resimde Richard Branson'ın sponsorluğunda hiç durmadan ve yakıt ikmali yapmadan dünya ç´vresini dolaşma rekoru kırdığı uçağının önünde görünüyor (2005). Fossett'ın hiçbir iz bırakmadan kayboluşu da, şimdiye kadar herhangi bir ipucu bulunamayışı da çok esrarengiz. AFP ajansının haberinde, bu olayın 70 yıl önce Pasifik Okyanusu üzerinde kaybolan Amelia Earhart vakası kadar esrarengiz olduğuna dikkat çekiliyor. Benimse aklıma X Files'ta Ajan Mulder'ın kayboluşu geliyor, ne alakaysa... Beklemekten başka yapacak bir şey yok gibi görünüyor : (

18 Eylül 2007 Salı

Mrs. Know It All, Bu Kez Kolları Şarapçılık İçin Sıvadı



Bilenler bilmeyenlere anlatsın... Hayaller ülkesi Amerika'da, Polonyalı göçmen ailenin pek becerikli kızı Martha'nın ev kadınlarına nasıl ev kadını olunacağını öğreterek milyareder oluşunun öyküsünü... Ve nasıl medya imparatoriçesi olunacağını... Ve nasıl borsada spekülasyon yapılacağını... Ve başınıza ne gelirse gelsin popüleritenizin nasıl koruyacağınızı...

Amerikan halkının müstahakı, halkın bağrından kopup gelen, o en lezzetli barbekünün sırlarını bilen; o en harika doğumgünü pastalarının nasıl süsleneceğinin kitabını yazmış; o en şahane misafir ağırlayan; o iki peçete üç boncukla muhteşem yılbaşı süsleri yapabilen; televizyon programı, dergi, internet sitesi falan derken medya kurtlarına medyacılık dersi vermiş bayan Martha Stewart, yeni bir alanda başarıdan başarıya koşmak için kolları sıvadı: Şarapçılık. Duyduk duymadık demeyin, Mrs. Know It All şimdi de Amerikan halkına (ve tüm dünyaya) iyi şarap nasıl olur, nasıl yapılır, nasıl pazarlanır, bunu öğretecek... "Martha Stewart Vintage" adı verilecek olan şarapların ilk etapta cabernet sauvignon, chardonnay ve merlot türleri satışa sunulacak. Martha'yı izlemeye devam edin...

2 Eylül 2007 Pazar

Cismi var, ismi yok(tu)...



Geçen gün diğer blogum "Tatlı Hayat Rehberiniz"e yazan bir okuyucu sağda gördüğünüz widget'lardan kendi sitesine nasıl ekleyebileceğini soruyordu. Açıkladım. Benimkiler Widgetbox'tan. Anket şeklinde olan interaktif widget'lar da MajikWidget'tan.

Mac kullanıcıları için widget yeni değil. Online ya da offline çalışan widget'lar Mac OS 10.4.0 ve üstü versiyonlarda Dashboard ile birlikte geldi. Web siteleri ve bloglara koyma nisbeten yeni. Kim akıl ettiyse çok yaşasın...

Geçen gün Gaxxi'de "biz widget yerine kırıntı kelimesini kullanmayı tercih ediyoruz" ibaresini gördüm. Güzel... Widget deyince kimse bir şey anlamıyordu zaten. Merak ettim İngilizce sözlüğe baktım: "adını hatırlayamadığınız hani o ufak tefek cihazlar var ya..." türünden bir açıklama. Bana göre Türkçesi "zımbırtı". Bugün de Lastfm'in Türkçe sitesinde başka bir ifade gördüm: "Last FM cicisini buradan indirebilirsiniz" : ))

Cici
Zımbırtı
Kırıntı


Ne derseniz deyin. Tatlı Hayat zımbırtısını sitenize koymak isterseniz buradan alabilirsiniz.

6 Ağustos 2007 Pazartesi

Kahreden bilirkişi raporu


Geçen gün okuduğum bir haberde Avustralya'daki Victoria Milli Galerisi'nde 1939 yılından bu yana sergilenmekte olan Van Gogh resminin sahte çıktığı yazılıydı. Sanat dünyasında büyükbabasından kalan ve yıllarca şöminenin üstünde öylece duran resmin milyonlarca dolar ettiğini öğrenip şoke olanların hikayeleri anlatılır. Bazen tersi de olabiliyor. Bu örnekte olduğu gibi...

1939 yılında düzenlenen bir sergide tanıtılan Bir Adamın Başı (kötü bir çeviri oldu, aslı Head of a Man) tablosu Van Gogh yapıtı olarak galerio tarafından 3.500 dolara satın alınmış. Yıllarca Van Gogh eseri olarak teşhir edilmiş. Geçen yıl Ağustos ayında ise Iskoçya'da sergilenmiş ve uzmanlar bu tablonun bir Van Gogh eseri olamayacağını iddia etmiş. İddialar karşısında galeri yönetimi tabloyu Amsterdam'a Van Gogh Müzesi'ne gönderip oradaki uzmanlara inceletmiş. Cevap yıkıcı: Bu bir Van Gogh tablosu değildir.

Cevap tersi olsaydı tabloya biçilen değer 21 milyon dolar olacaktı. Victoria Milli Galerisi yönetimi savunmada: "Bunun bir sanat sahtekarlığı olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bu resmin bir Van Gogh yapıtı olarak yutturulmak üzere yapıldığına dair hiçbir kanıt yok". Evet, bunu yapan belki de Van Gogh'tan çok etkilenen ve taklit eden genç bir amatördü, belki başkasıydı. Ortada Van Gogh resmi diye satılmak üzere yapıldığına dair kanıt yok. Fakat komplo teorileri üretmek istersek, galeriye bu resmi satanın günümüz medya imparatorlarından Rupert Murdoch'ın babası Keith Murdoch olduğunu söylemek başlangıç için yeterli olabilir...

29 Temmuz 2007 Pazar

İyi fikir geliyorum demez...




Tasdix projesi grafikerler ve müzisyenler arasında ilgi görüyor. Ben de Tatlı Hayat'ın metinlerini tasdixliyorum. Alaaddin Adworks Tasdix için basın ilanı hazırladı. Sloganı "İyi fikir geliyorum demez". Ben çok beğendim. Tasdix, iyi fikre, özgün yaratıma sayısal zaman damgası atmayı sağlıyor. Bu yolla da ürettiğiniz şeyin ne zaman yaratıldığını belgeleyebiliyorsunuz. Bu ne işinize mi yarayacak? Zihinsel üretim eserleri izinsiz kullanıldığında ya da açıkça araklandığında "hey, o benim eserim, ben yaratmıştım, sen yaptığını sanıyorsun?" derseniz; önce eserin kendi eseriniz olduğunu kanıtlamanız gerekiyor. Çalınan fikir sizin fikriniz, ama haklı olduğunu ıspatlaması gereken kişi sizsiniz. İşte, eserinizin tasdixlenmiş hali elinizde mevcutsa, bu sıkıntıya girmiyorsunuz. "Ben bunu bu tarihte yarattım" diyebiliyor ve sözlerinizi de belgeleyebiliyorsunuz. Daha ayrıntılı bilgiyi buradan alabilirsiniz. İlan bu yüzden bana çarpıcı geldi. Tasdix'in "fikriniz geldiği anda" elinizin altında bulunmasına vurgu yapıyor.

Tasdix ilanı Ağustos sayısında Grafik Tasarım dergisinde, Eylül'de diğer dergilerde yer alacak.

21 Temmuz 2007 Cumartesi

Hakiki Louis Vuitton iPhone kılıfı bulunur



Amerika'da iPhone piyasaya çıkalı daha bir ay olmadı ki Fifth Avenue'deki Louis Vuitton mağazasdının camına bir yazı asmışlar: Hakiki Louis Vuitton iPhone kılıfı bulunur! Rengarenk iPhone kılıfları kapış kapış gidiyor... Ha ha, bir Louis Vuitton mağazasının camına yazı asıldığını düşünebiliyor musunuz? Şaka bir yana, böyle bir şey olmadı, olmayacak tabii. Fakat Louis Vuitton'un bu kadar kısa zamanda iPhone kılıfı hazırlayıp piyasaya sürebilmesi bana içeride Türk gibi düşünen birilerinin çalışıyor olabileceğini düşündürdü. Bir de yazıp cama assalarmış "tam süper olacakmış"...

Resimdekiler gerçek iPhone kılıfı ve Louis Vuitton'da satılıyor. Şimdilik sadece New York mağazasında, ama yakında başta Japonya olmak üzere her yerde bulunur. Hatta iPhone Türkiye'de satışa çıkmadan Rumeli Caddesi ve Beyoğlu'nda Louis Vuitton iPhone kılıfı taklitlerini de göreceğiz: "Abla valla orijinal, bizim bir arkadaş Amerika'dan getiriyor bunları..." diye diye satacaklar, işte şuraya yazıyorum.

Resimdekiler 225 dolar ile 1120 dolar arasında değişen fiyatlarda. LV'un en çok tutulan serileri Epi, Taiga ve Monogram Canvas ve Alligator Skin desenlerinde. Biri mutlak sizin için : ))

Frappe yeniden Beyoğlu'nda



Melih'ten geçenlerde e-posta geldi. "Beyoğlu'nda Frappe'yi yeniden açtık" diye. Zaman çabuk geçiyor. İlk Frappe açıldığında sene 1996 mıydı, 1997 miydi? Beyoğlu'nda Pia'dan başka doğru dürüst kafe pek azdı. O dönemde Frappe'nin 20-30 metrekarelik minicik yeri dolup taşardı. Frappe sayesinde önce bulunduğu sokak ve bina, sonra tüm o bölgede fiyatlar fezaya fırladı. Şimdilerde kahve içmek için Starbucks veya Gloria Jean's'e gidiliyor. Ama aynı şey değil.Yolunuz düşerse yeni Frappe'ye uğrayın. Yaz sıcağında soğuk kahve frappe için. Ben bu hafta sonu uğrayacağım. İzlenimlerimi yazarım. Frappe Zambak Sokak 10 numarada. Telefonu 292 38 34.

7 Temmuz 2007 Cumartesi

Kim demiş karavan demode diye?





'60'lı, '70'li yıllarda Almanya'dan Türkiye'ye tatile gelen ailelerde vardı karavan. Karavanla tatile çıkmak, kilometrelerce araba kullanmak ve beğendiği yerde konaklamak o yılların özgürlükçü düşüncelerinin tatil anlayışına yansıması olarak yerleşti. Kendi adıma çocukken karavanla tatile çıkmanın anne ve babanın da dahil olduğu harika bir evcilik oyununa benzediğini düşünürdüm. Heves ederdim... Hiç karavanla tatile çıkmadım. Sonraları çalışmaya başlayınca yılda bir hafta tatili bile zor bulur hale gelince, karavan ve çadır tatili gibi şeyler bana pek ütopik gelmeye başladı. Bir ay tatilim olsa 10 gününü çadırda ya da karavanda geçirirdim. Ama zaten bir yıl boyunca iple çekilmiş bir haftanız varsa.... Hiçbir aksiliğe, hiçbir kötü sürprize tahammül edemezsiniz. O bir hafta o kadar değerlidir ki; rötar yapmayan uçaklar, kaybolmayan bagaj, sıra beklenmeyen gümrükler, her tür konfora sahip oteller ve yeni yerler görmenizi sağlayacak şehirler listesi içeren organize tur paketlerinden başka tatil hayaliniz olamaz. Turizm şirketleri de bunu gayet iyi biliyor zaten...

Bu sene yeni işimde henüz yıllık izin hakkım olmadığı için koca yaz nasıl geçecek diye düşünürken, Hasankeyf'e trenle yapılacak bir gezinin duyurusu geldi e-postama.Hasankeyf'e Sadakat Treni adlı gezi 30 Ağustos tatiline rastlayan haftada, 5 gün sürüyor. Gidişte ve dönüşte trende uyunuyor, bir gece de Hasankeyf'te konaklanıyor. "Hasankeyf'te otel, pansiyon vb. sınırlı olduğundan çadır ve uyku tulumunuzu yanınızda getirin" deniyor. Tren yolculuğunu severim oldum bittim. Fakat şu çadırda yatma kısmı beni biraz düşündürdü. önce benimle bu geziye katılmak isteyecek arkdaş bulamadım. Kimse önce trende, sonra yerde yatarak 5 gün harika tatil yapabileceğini düşünmüyordu. Sonra turizm acentesinin telefonları açılmayınca bu acentenin pek de iyi hizmet veren bir acente olmayabileceğini düşündüm. Gezi programını iyice inceleyince, konaklamadaki en büyük problemin nerede uyunacağı değil, nerede duş alınacağı ve nerede tuvalete gidileceği olduğunu fark ettim. Trende banyo olmadığına ve Hasankeyf'te otelde kalınmadıgına göre... Gezide aklım kaldı ama, yaz sıcağında 5 gün sivrisinekler tarafından yenmek, yapış yapış ter içinde kalmayı gözüm hiç kesmedi.

Bu sabah internette dolaşırken yukarıda resmi olan karavanı gördüm. www.sundancecatalog.com sitesinde 24.000 dolara satılan bu mini karavan, Amerikalılar'a harika bir yaz tatili geçirtecek bir çözüm olarak sunuluyor. Arabanın arkasına bağlanabilen karavanda yatak, ocak, eşya saklama bölmeleri, açıldığında altında oturulacak gölgelik alan yaratan bir tente de var. Benim gibi "macera istiyorum ama sefil olmak istemiyorum" diyenler için harika bir seçenek olabilir. Fiyatını da Türkiye'de satılmadığını da bir kenara bırakacak olursak, karavanla tatile gitmek kulağa hala çok cazip geliyor...

10 Haziran 2007 Pazar

Lamba lamba, söyle bana...


İnternette dolaşırken yeni bir alışveriş sitesi keşfettim: Niche Modern. El yapımı cam aydınlatma elemanı ve ev aksesuarları satılıyor. New Yorklu Niche Design'ın her biri birbirinden farklı ve birer sanat eseri sayılabilecek el yapımı cam ürünlerinin fiyatları 300 ile 1000 USD arasında değişiyor. Resimdeki sarkıt lambalar Solitaire serisinden (395 USD). Son derece sade ve modern tasarımlı bu lambalar yaklaşık 26 cm. çapında.

12 Mayıs 2007 Cumartesi

Olaylara bakış açımız




Ne gördüğümüz hangi açıdan baktığımızla alakalıdır. Resimde gördüğünüz şeyi nasıl yorumlarsınız?

10 Mayıs 2007 Perşembe

Deniz mahsullerini sevmeyen var mı?



Bugün mail kutumdaki CITY Magazine'in newsletter'ı sayesinde harika bir restoran öğrendim. New York'taki Lure Fishbar. Resimdeki restoranın somon tartarı (olsa da yesek!). SoHo'daki Lure Fishbar, yakın zamanda Time Out New York okurları tarafından En İyi Yeni Deniz Masulleri Restoranı seçilmiş. Ne diyeyim? Öyle görünüyor...

9 Mayıs 2007 Çarşamba

Kahraman tren çılgın havayollarına karşı!


Tren denince nostaljik, geçmişte kalmış bir vasıta mı geliyor aklınıza? Çoğu kişinin gelebilir... Benim gelmiyor. İtalya seyahatimde Eurostar'a binme fırsatım olmuştu. Kısa ama benim için unutulmaz bir yolculuktu. 400 kilometreyi 1 saat 50 dakikada kat ederken, rayların üzerinde giden bir uçakta gider gibiydim. Roma'dan Napoli'ye kadar gördüğümüz İtalya kırsalı manzarası da yanında hediye...

Bugün Transsibirya Ekspresi'nin yeni treni Golden Eagle'ın sefere başladıgıyla ilgili bir haber okudum. Moskova'dan kalkıp Kazan, Irkutsk, Baykal gölü ve Kabarovsk üzerinden Vladivostok'a ulaşan trenin 21 lüks vagonu ve iki restoranıyla bir barı var. Lüks birer otel odası gibi döşenen kompartmanlarda duş, plazma tv ve klima var. Kasım ayına kadar tüm biletleri satılan Golden Eagle'da Gold ve Silver kategorilerinde kompartmanlar var ve fiyatları 16.000 - 19.000 dolar arasında değişiyor.

Son yıllarda terör korkusu ve küresel ısınmaya neden olmakla itham edilmeleri yüzünden yolcu sayısını arttırmak için akla hayale gelmedik kampanyalar düzenleyen havayolu şirketlerinin asla sağlayamayacağı bir konfor ve keyif vaad ediyor Transsibirya trenleri. Bir kenara yazdım, bir gün mutlaka...

NOT: "Hiçbir havayolu şirketi" dedim ama Hindenburg zeplini ile ilgili bir belgesel izlemiştim. Titanic'in uçanını düşünün. İşte öyle bir şeymiş Hindenburg ile seyahat etmek... 1937'de New jersey'e inmek üzereyken düşmüş. O zamanın medyasında gözleri önünde cereyan eden bu kaza, çok geniş yankı uyandırmış. Bu da, zeplinlerin güvenli olmadığı kanaatini oluşturmuş. Zeplin diye bir taşıt tarihe karşmış... Şimdilerde Las Vegas'ta turist gezdiren nostaljik bir zeplin var. Onu da bir kenara yazıyorum...

5 Mayıs 2007 Cumartesi

İnsanlar çıldırmış olmalı!..



Bu akşam Tatlı Hayat'ın Türkçe blog aramada durumu nedir diye bakmak için aramanet'e girdim. Bloglara girilen son etiketlere, güncel arama konularına bakmak için zaman zaman girerim bu siteye... Bu akşam kelimenin tam anlamıyla şaşırdım kaldım. Sayfanın en üstündeki arama bölümünde aranan kelimeler, Türkçe okuyup-yazıp interneti kullanan insan profili hakkında çok şey söylüyordu. Paris Hilton adının aranmasına şaşırmadım, Sibel Kekilli'ye de, Arzu Okay'a da... (meraklıları çoktur, tahmin ederim). Devamını yazmak istemiyorum, o kelimeleri arayanların bu bloga dadanmalarını hiç istemem, ama tahmin edebileceğiniz gibi çoğunlukla cinsel içerikli, argo ya da sokak ağzı ifadeler... Bir de "türbanlı erotik resimleri" diye bir arama vardı. Türbanlı bir insan böyle resimler çektirmeyeceğine göre, bu kimin fantezisidir, nedir, niye internette böyle bir şey arar insan ve neden bu kadar çok arama yapılır bu konuda?... Aklım almadı...

Son 24 saatte villa projesinden yemek tarifine kadar pek çok şey aramış insanlarımız. Beni bloglar arasında dolaşırken en çok şaşırtan bol sayıda dantel ve örgü blogu olmasıydı. Şimdi arama motoruna girilen "kurdele nakışı", "dantel", "çeyiz" gibi sözcükleri görünce, bu konuda nitelikli site olmamasının meydanı blogger'lara bıraktığını anladım.

Son 24 saat istatistiklerinde gezilen sayfa sayısı (Türkçe'de) 18.726 adetken, gezilen site sayısının 281 adet olmasıydı. Yani kabaca her sitenin 66 sayfası geziliyor. Bu da gazeteleri ve Superonline vb. portalleri çikaracak olursak, Türkçe'de geri kalan sitelerin pek de zengin içeriklerinin olmadığını (yani internette Türkçe bir şey aradığınızda, portallerde var olanlardan başka pek bir şey bulamadığımızı) gösteriyor. Arama yapılan bütün sayfalar arasında blogların oranı da %3.7.

Blogları sevelim, destekleyelim. Yoksa okuyacak hiçbir şey bulamayacağız internette...

29 Nisan 2007 Pazar

Panini nedir, ne değildir?


Nişantaşı'na yaz geliyor. İmkanı olan bütün kafeler kapı önüne masa atarak yaz bahar aylarının güzel havasından müşterilerinin istifade etmesini sağlamaya çalışır. Haziran sonuna doğru okullar kapanınca, bütün müşteriler Bodrum, Çeşme ya da Boğaz'da olacağından, güzel hava sezonu tam da şu günlerdir.

Milli Reasürans Çarşısı'na geçtiğimiz haftalarda açılan Aşşk Cafe, Boğaz'a şube açmak yerine, Kuruçeşme'den sonra Nişantaşı'na taşınarak ilginç bir girişim örneği gösterdi. Neyse, görünüşe göre "iyi yere dükkan açma" avantajından yararlanacak, "iyi iş yapacak"...

Aşşk Cafe, normalde gidip birşeyler yemek-içmek için tercih edeceğim yerlerin başında gelmez. Kuruçeşme'deki yerini de şirinliği ve deniz kenarı olmanın cazibesi olmasa, çekilmez bulurum. Lüzumsuz pahalı ve şöhretinin hakkını veremeyen bir yerdir benim için. Geçen gün arkadaşım Şule Uslutekin telefonda "Aşşk Cafe'de oturuyoruz" deyince, ben de yanlarına gittim. Ve bu yazıyı yazmama neden olan paniniyle tanıştım (?!). Mönüdeki sandviçler hanesinden "mozzarella ve domatesli panini"yi seçerken tereddüt etmemiştim ve hayalimde resimdeki gibi bir panini yemek vardı. (Martha Stewart'ın sitesinden aldım resmi, resimdekinde jambon da var, benim ısmarladığımda yoktu...)

Yirmi dakika-yarım saat kadar bekleyip "sandviçim hala hazır olmadı mı?" diye iki defa sorduktan sonra, kare porselen tabakta düdük gibi, minnacık bir sandviç geldi. Bildiğimiz büfe tipi sosisli sandviç yapılan ekmekte... Tost makinesinde ısıtıldığı için iyice yassılmış ve küçülmüş, yumuşak bir ekmek olduğu için adeta ezilmişti. Garsona "bunu panini ekmeği olduğundan emin misiniz?" diye sorduğumda gayet emin bir şekilde "evet, iyice ısınması ve peynirin erimesi için makinede beklettik, onun için geç geldi" dedi. Tecrübelerim bu noktadan sonra garsonlarla tartışmamak gerektiğini söylüyor. O dakikada büfe tipi sandviç ekmeğine tost makinesinde yapılan işkenceyi görmezden gelmek, iyice eridiği için tanınmaz hale gelmiş o peynirin mozzarella olduğunu varsaymak ve hayal kırıklığınıza 11 lira ödeyerek "Aşşk Cafe'de ne güzel yedik, içtik. Bu nezih mekanda bulunmaktan çok mutluyum" gülümsemesiyle yemeğe devam etmekten başka yapacak bir şey yoktur. Çünkü "ama panini ekmeği böyle olmaz ki..." diye mızmızlanacak olsam, Şule beni azarlar ve "sipariş vermeden önce sorman gerekirdi" der.

Geçmişte, adı Panini olan bir restoranın pazarlama ve iletişim sorumlusu olarak çalışmış biri olarak, garsona "panini ekmeği nasıl bir şey?" diye sormama da bu konuyu Şule ile tartışmama da gerek yok. Panini ekmeği (aslında ciabatta tipi ekmek kullanılır) aşaği yukarı resimde gördüğünüz gibi bir şeydir. İtalyanca'da "pane" ekmek demektir, "panino" küçük ekmek somunu (sandviç ekmeği) anlamına gelir. Panini ise, "paninoyla yapılan sandviç(ler)" için kullanılan, panino'nun çoğulu bir kelimedir. İtalya'da bizdeki büfeler gibi ekmek arasına peynir, domates, jambon vb. konarak (ısıtarak ya da ısıtmadan) panini yapan yerler çok popülerdir. Ciabatta (çabata diye okunuyor) ekmeği de beyaz undan ve mayalı hamurdan yapılan, ev yapımı ekmekler gibi kalın ve kıtır bir kabuğu olan bir ekmek türü. Marketlerde iri somun halinde satılıyor, sandviç yapılacaksa küçük (bazen de uzun) somun halinde olabiliyor. Asla ve asla sünger gibi kabuksuz ve tost makinesinde ısıtılırken ezilmiş halde olmuyor. Aşşk Cafe'nin aşçısına, işletmecisine ve tüm paniniseverlere hatırlatmak istedim...

NOT: İsteyenler Martha'dan daha farklı panini fotoğraflarına ve tariflerine göz atabilir.

28 Nisan 2007 Cumartesi

Afiş sarı, mizah kara...




Festivalde izleme şansı bulduğum Miss Little Sunshine (Küçük Gün Işığım) filmini yazmak için vizyona girmesini özellikle beklemiş değilim ama, bu haftaya kısmetmiş.
Miss Little Sunshine, bu yıl Oscar ödüllerinde en iyi özgün senaryo ödülü (bileğinin hakkıyla) almış, ayrıca Alan Arkin'e de en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ı kazandırmıştı. Bu nedenle festivalden sonra gösterime girmesi festivalde izleyemeyenler için çok iyi oldu.


Spoiler uyarısı: Miss Little Sunshine baştan sona kadar sıkılmadan, keyifle izleyebileceğiniz bir yapım. Fakat karşılaşacağınız her şeye önceden hazır olun. Basit bir aile ya da yol komedisi değil çünkü. Son yıllarda Amerikan sinemasının çıkardığı en ilginç yapımlardan biri olarak kah güldürüyor kah düşündürüyor kah hicvediyor. Üstelik toplumda son derece marjinal olduğunu düşündüğünüz olguların (eşcinsellik, pornografi, uyuşturucu kullanımı vb.) çok da uzaklarda olmadığını, içimizde yer aldığını görmek sizi biraz sarsabilir (beni pek sarsmadı : )).

Bu girizgahtan sonra, "Bayan Küçük Gün Işığı yarışmasının (Amerika'da çok popüler olan küçük kız çocuğu güzellik yarışmalarını şirin göstermek için böyle şatafatlı isimler bulurlar) sıradan gibi görünen bir Amerikan ailesinin hayatında neleri değiştirdiğini anlatıyor film" diyerek özetlemek istiyorum. Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz. Miss Little Sunshine'daki performansıyla en iyi yardımcı kadın oyuncu Oscar'ına aday gösterilen minik oyuncu Abigail Breslin'den film boyunca gözlerimizi alamayacaksınız. Film aslında bütün aileyi konu alıyor, dolayısıyla belli bir baş rol oyuncusunun maceralarını değil, bir olayı anlattığı için, filmdeki herkesin performansı önemli. Hatta afişte yer alan döküntü sarı Volkswagen minibüs bile... Zira film boyunca aileye eşlik ediyor ve kırılan dökülen her parçası da aileyi ayrı bir maceraya sürüklüyor.

Filmin sürpriz yaratan, şok edici etkisini bozmamak için tek tek karakterleri anlatmayacağım. Burada daha çok senaryonun çıkış noktası olan küçük kız çocuğu güzellik yarışmaları hakkında bir-iki şey söylemek istiyorum. Bu nedenle filmden çarpıcı olduğunu düşündüğüm iki kareyi seçtim. Üstte kızımız Olive, 6-7 yaşında orta halli bir ailenin çocuğu neye benziyorsa ona benziyor. Aklı fikri bu tür bir güzellik yarışmasında derece almak olduğundan, evde kendi kendine provalar yapıyor. Bu karede de kazanan güzellik kraliçelerinin yaptığı gibi ellerini yanaklarına koyup çığlık atıyor (prova canım...).

Alttaki resimde ise, Olive'in Miss Little Sunshine yarışmasında rakibi olan diğer kızlar var. Tabii yarışma dışında onlar da Olive gibiler ama, bu çocuk güzellik yarışmasında anneleri tarafından birer karikatüre dönüştürülmüşler. Filmde yarışma salonunda oturup kızları izleyen kaslı vücutlu ve pis bıyıklı bir tip var. Olive'in babası "sizin kızınız da yarışmada mı?" diye sorduğunda "sen ilk defa geliyorsun galiba" diye cevap veriyor. Anlıyoruz biz onu... Çocuk pornosu kaynağını nereden alıyor, bu insanların fantezilerini neler süslüyor falan... Senaryo yazarımız ince ince dokunduruyor... Bu arada büyükbabasının yarışmada rakiplerini ezip geçmesi için Olive'e öğrettiği dansı (?!!) da görüyoruz. Yarışma jürisinin küçük kızların küçük birer geyşa gibi süslenip arzı endam etmesini yadırgamayıp, yetişkin dansı yapmasını yadırgamasına gülüyoruz. Bunu komik buluyoruz, ama komik olmadığını biliyoruz. İşte Miss Little Sunshine, "dokunduran" anekdotlardan örülü senaryosu ile pembe bir çerçevede kara mizah sunuyor. Anlayana, tadını çıkarabilene...

25 Nisan 2007 Çarşamba

"Balığınızın yanına iPod alır mıydınız efendim?"



Hafta sonları Hürriyet'te Arman Kırım'ın yazılarını merakla okuyanlardan mısınız, yoksa "aman, Arman Hoca yine uçuyor" diyenlerden mi? Ben birinci gruba giriyorum, sizin de o gruba girdiğinizi var sayıyorum. O yüzden Arman Hoca'nın sık sık övgüyle bahsettiği Fat Duck restoranında yakın zamanda başlatılan iPod servisi uygulamasının okuyucularıma ilginç geleceğini düşündüm. Yemek siparişinizi verdiğinizde, yanında bir de iPod getiriliyor. Ne için mi? Yemeğin tadına daha iyi varabilmeniz için. İngiltere'ye gidip gördüğümüz yok, ama söylenenlerden, yazılanlardan bildiğimiz kadarıyla Fat Duck'ın yaratıcısı ve baş aşçısı Heston Blumenthal, yemeklerinin müşterilerinin tüm duyularını etkilemesine çok önem veriyor. Görünüm muhteşem, lezzet muhteşem, kıvam muhteşem, koku olağanüstü... Bir de kulağınızda yer edecek sesler eşliğinde sunulursa... İşte mönüye yeni eklenen The Sound of Sea (Denizin Sesi)seçeneğindeki -ki 17 çeşitten oluşan özel bir tadım mönüsü bu- her yemek için, müşterilerin lezzet yolculuğuna eşlik edecek ses kayıtları hazırlatmış Blumenthal. Deniz mahsulleri yerken, sahili döven dalgaların, martıların sesi eşliğinde kendinizi kaptırıp gidebilesiniz diye...

NOT:
Fat Duck'a gitmek için web üzerinden ya da telefonla rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Ama en yakın iki ay sonrasına yer ayırıyorlar (Buna da şükredin, Barselona yakınlarındaki ünlü El Bulli'de onu da bulamıyorsunuz...).

22 Nisan 2007 Pazar

Değer katmak...




Geçen yıl İspanya'nın şaraplarıyla ünlü Rioja bölgesinde açılan bir otel, ilginç şekliyle internette ve gazete köşelerinde bolca yer almıştı. Bizde mimarlık sanattan sayılmadığından, şimdi mimarın adını sorsam kimse hatırlamaz (gerçi resim ve heykel sanat sayılıyor da ne oluyor? Kaçımız 5 tane, dünyaca ünlü ve şu anda yaşayan çağdaş ressam sayabilir?). Otelin adını ise hiç hatırlamayız. Neyse, didaktikliğimle okuyucuyu kıvrandırmayayım: Ünlü mimar Frank Gehry'nin tasarladığı Hotel Marques de Riscal, kırmızı, altın ve gümüş rengi dalgalı metalik çatılarıyla geçen yıl çok konuşulmuştu.

Efendim İspanya'nın bağlık bahçelik kırsalında, ne alaka tasarım otel yapıp, içine de spa açıp, odalarını da Bang&Olufsen televizyonlarla donatmak? Dubai'ye ta uzaydan bile görülen palmiye şeklinde ada yapıp (kitsch'lik abidesi), üstüne 200 tane villa kondurup, ateş pahasına satmak ne alakaysa, o alaka... Bu oteli yapmayı akıl edenler, "katma değeri yüksek ürün/hizmet" kavramını çok iyi anlamışlar belli ki. Zira öylesine bağlık bir araziye pahalı, değerli (tasarım değeri yüksek) ve son derece konforlu bir otel yaptırıp, İspanya'ya gelenleri o otelde daha iyi ağırlamayı vaad ediyorlar. Sadece bu değil, oteldeki Caudalie Spa, üzümden üretilen çeşitli kozmetiklerin kullanıldığı lüks bir arınma ve bakım merkezi. "Gelin, tabiatın ortasında, üzümün bütün nimetlerinden (yemek, şarap, kozmetik, manzara, Allah ne verdiyse...) yararlanın" diyerek beni bile ayartabiliyorlar. Yatırımlarının meyvesini toplamaya başladılar mı? Evet, daha şimdiden Rioja'daki Caudalie Spa, Conde Nast Traveler'ın 2007 Hot List'ine girdi bile. Başarılı girişim diye buna derim ben...

NOT: Caudalie Spa, şu günlerde Arnavutköy'deki pahalı ötesi Hotel Les Ottomans'ın içinde de bir şube açtı. Fotoğraflarını basınla paylaşırlarsa, burada yer vereceğim inşallah...

20 Nisan 2007 Cuma

Salatayı kurulasak da mı saklasak?


Resimdeki nesnenin bir salata kurutucusu olduğunu, fiyatının da 24 dolar olduğunu söylesem, "aman, bir o eksikti" diyecek çok kişi tanıyorum. Salata sebzelerini yıkadıktan sonra kurutmanın önemli olup olmadığına bugüne kadar pek kafa yormamış olabilirsiniz. Fakat son derece önemlidir. İyice yıkanıp kurutulmuş salata yapraklarını kapalı kap içinde ya da naylon poşette buzdolabında 1-2 gün daha bozulmadan saklayabilirsiniz. Biraz olsun ıslak kalmışlarsa hemen bozulurlar. Kurulanmış yapraklarla yapılan salata, sosun lezzetini daha fazla öne çıkarır ve sunumda daha canlı görünür. Sağlık bakımından da çok önemli bir nokta: Salata malzemenizi musluk suyuyla yıkıyorsanız, sonrasında mutlaka kurulamalısınız. Çünkü bazı binalarda depodan gelen su kullanılıyor ve bu su çeşitli bakteriler içerebiliyor. Islak salata yapraklarını yediğinizde ise, suyu içmiş kadar oluyorsunuz. Bu gibi riskler yüzünden otellerde ve restoranlarda musluk suyu arıtma cihazlarından geçer. Salata kurutucusu olarak da koca koca santrfüjlü kazanlar vardır. Yukarıda gördüğünüz OXO markalı kurutucu evde kullanmak için ideal. Chefscatalog.com'da satılıyor. Kapağındaki düğmeye basıldığında içteki süzgeçli kabı döndürerek, su damlacıklarının dıştaki kaba atılmasını sağlıyor. Aynı zamanda saklama kabı olarak da kullanılabiliyor.

16 Nisan 2007 Pazartesi

Toys For Boys 1: Lamborghini kahve makinesi



Toys For Boys diye bir seri yeni üründen bahsedeceğim. Küçükkken oyuncak kamyon ya da trenle oynamaya doyamamıs erkekler için üretilen, fiyatıyla fonksiyonunun oranlanamadığı, günlük hayatta kullanımı pek mümkün olmayan birbirinden şahane şeylere genel anlamda "toys for boys" deniyor. Bundan şık, pahalı, düğmesine basınca mutlaka sizi şaşırtacak bir numarası olan her türlü cihazı (elektrikli, mekanik, elektronik) anlayabilirsiniz. İşte onlardan biri: Lamborghini'nin ürettiği özel kahve makinesi. Makinenin bir sürü özelliği var, ama hiçbiri çok şık görünmesi ve Lamborghini markasını taşıması kadar havalı değil. Sağ taraftaki kolun da orijinal vites kolu gibi yapıldığını görebiliyorsunuzdur sanırım... Sadece 1000 tane üretilmi1750 Dolar. Mutfağınızda şahane bir takım oluşturmasını isterseniz Lamborghini markalı çekirdek kahve de üretilmiş. Paranız varsa alın, yoksa sadece bakın, başka soru sormayın...

14 Nisan 2007 Cumartesi

Apocalypto (nihayet!)


Nihayet Cuma akşamı Apocalypto'ya gidebildim. Bunca zamandır ha gittim ha gideceğim diye karın ağrısı yapmama değdi. "Mayalar hakkında gerçeği hiç yansıtmıyor", "çok hazla kan ve şiddet var" türünden eleştirilere kulak asmadım. Ormandaki köyünden tanrılara kurban edilmek üzere tutsak alınan ve tapınağa götürülen insanların başına gelenlerin anlatıldığı bir film, üstelik afişinde elinde bıçak tutan bir savaşçı var. Pembe tablolar beklemiyorduk elbette...

Başlangıcında "Hiçbir medeniyet içten içe çökmediyse fethedilemez" sözü yer alan Apocalypto, gayet didaktik bir şekilde "bir hikaye anlatıyorum, mesaj da budur" diyerek işini baştan sağlama alıyor. Sonra ormanda mutlu mesut yaşayan avcı bir kabilenin köyünün basılması ve kadınlı erkekli tutsak edilmelerini izliyoruz. Filmin kahramanı Jaguar Pençesi, ormandan başka bir yer görmemiş, avlanmaktan başka bir tasası olmayan kendi halinde bir genç adamken; önce ailesini korumak, sonra da özgürlüğü için kaçıyor, kaçıyor, kaçıyor... Filmin sonlarında, av olarak kovalanan Jaguar Pençesi'nin kendi topraklarına geldiğinde avcı olarak peşindeki adamları teker teker avladığını, düşmanlarından kurtulduğunu, kahraman olduğunu görüyoruz. Topraklarına İspanyol işgalcilerin geldiğini gördüğümüz son dakikalarda ise karısını ve çocuklarını alarak ormanın derinliklerine doğru gidiyor ve "yeni bir hayat" arayan pasifist-bilge karaktere dönüşüyor.

Yönetmen Mel Gibson olunca, İsa'nın Çilesi'nde olduğu gibi bu filmin de ortalığı karıştırması beklenirdi. Nitekim öyle oldu... Filmdeki insan kurban etme sahnelerinin Mayalar'dan çok Aztekler'e özgü ritüeller içerdiği konusunda eleştiriler yapıldı. Filmde kullanılan mekanların, duvar resimleri ve süslerin, Maya İmparatorluğu'nun çöküşünden çok öncesine ait olduğu, İspanyol işgalcilerinse, Maya İmparatorluğu yıkıldıktan 300 yıl sonra bu topraklara geldiği filmdeki tarihi yanlışlıklar olarak değerlendirildi. Filmdeki güneş tutulması sahnesinin birkaç dakika sürmesi (genellikle birkaç saat sürer), bunu takip eden gecede dolunay olması (güneş tutulmaları ayın yeni ay halindeyken gerçekleşir) da Mel Gibson'a "abi, biraz abartmışsın" dememiz için yeterli malzeme sağlıyor. Yine de tüm bunlar filmi baştan sona - ki 139 dakika sürüyor (abi, hakikaten abartmışsın be)- ilgi ve heyecanla izlememize engel olamıyor. Başlarda filmin kahramanının Jaguar Pençesi olup olmadığını pek anlayamazken, doğa, özgürlük, işgal, koru, cesaret, aile vb. kavramlar ve metaforlar yağmuru içinde ıslanırken (ben de metafor yaptım), filmin ikinci yarısında Jaguar Pençesi'nin karısından önce biz dokuz doğuruyoruz.

YÖNETMEN DEDİĞİN JAGUARI BİLE OYNATIR
Apocalypto'dan hiç unutamayacağım birkaç sahne var, bunlardan bahsetmeden geçemeyeceğim. İlki, Jaguar Pençesi'nin rüyasında korkan köylünün elinde kendi kalbini tuttuğu sahne. Korku ve av olma, çaresiz olma durumu daha iyi nasıl anlatılırdı bilemiyorum. Bir diğeri de Jaguar Pençesi'nin Maya şehrinden ve peşindeki savaşçılardan kaçarken başsız insan bedenleri, kollar ve bacaklarla dolu koca bir çukura düşmesi sahnesi. Burası korkutucu olmaktan çok şaşırtıcı ve şok edici bir sahne. "Adamlar binlerce kişiyi doğramış, cesetleri gömmeye bile zahmet etmemiş, sen busun, peşindekiler de bunu yapanlar" diye bir mesaj tokat gibi çarpıyor. Şelaleden atlama sahnesinin de çok etkileyici olduğunu, ormandaki kovalama sahnelerinin bu kadar zengin görsellik içermesinin filmi unutulmaz yapacağının da altını çizeyim.

Filmde çoğu Maya yerlilerinin torunları olan ünsüz Meksikalı oyuncularla, Amerikalı yerliler rol alıyor ve Mayalar'ın dili olan Yucatec lehçesi kullanılıyor. Başrol oyuncusu olan Jaguar Pençesi'ni canlandıran Rudy Youngblood da aslında atletizmle uğraşan bir sporcu. Hal böyleyken filmde kimsenin kötü oyunculuğuyla canımızı sıkmaması, hiç aşina olmadığımız Yucatec dilinin kulağımızı tırmalamaması, av sahneleri ve jaguarın adam yediği sahnenin bile son derece inandırıcı olması yönetmenin dogallığa vegerçekçiliğe çok önem verdiğini, dahası bunu gerçekleştirmeyi de başarabildiğini gösteriyor. En iyi oyuncuların bile vasat olduğu filmlerde yönetmenin oyuncuyu yönlendiremediği, "oyun vermek" tabir edilen yönetim becerisini gösteremediği söylenir. Burada durum tam tersi, yönetmen jaguarı bile oynatmış. Daha ne diyeyim...


NOT: Filmle ilgili pek çok şey okumuş olabilirsiniz. Ben, gösterime girdiğinin dördüncü haftasında yazdığım için zaten okuduklarınızı tekrar etmek istemedim. Daha önce yazdığım 300 Spartalı yazıma Çember Net üzerinden çok fazla sayıda tepki gelmişti. Apocalypto ve 300 Spartalı'nın yönetmenlerin, senaryo yazarlarının fantazi dünyasındaki kahramanlık hikayeleri olarak filme döküldüğünü düşünüyorum, o gözle bakıyorum ve izlerken çok da keyif alıyorum. Sinema filmi çekmek büyük bir ekiple yapılan pahalı bir iştir ve bir filmin başarısı da eleştirmenlerin o film hakkında ne dediğiyle değil, gişe hasılatı, DVD satışı ya da toplamda yapım şirketine kazandırdıklarıyla (ödül, prestij, yetenekli yeni bir oyuncu ya da yönetmen vb.) ölçülür. 300 Spartalı Türkiyede gösterime girdiği 3. haftanın sonunda 646.107 kişi tarafından izlendi, gösterimi devam ediyor. Apocalypto'nun 3. hafta sonundaki bilet satışı 102.024 adet, gösterimi devam ediyor.

12 Nisan 2007 Perşembe

Bi türlü gidemedim: Apocalypto



OKURLARIMDAN ÖZUR DİLERİM

300 Spartalı yazıma hem bu blogtan, hem Çember Net'ten çok fazla hit geldi. Tatlı Hayat'a arama motorlarından ulaşanların büyük çoğunluğu da "sinema" ilintili konulardan yönlendirildiği için, hemen her hafta bir sinema filmi hakkında yazma kararı almıştım. Sırada Apocalypto ve Pan'ın Labirenti vardı (okuyucularımdan birinin deyimiyle "erkek filmi"). Yazmaya utanıyorum ama Apocalypto'ya her gitmeye kalkışımda bir aksilik çıktı. Bu akşamki dördüncü teşebbüsüm de Kanyon'daki CineBonus'ta akşam seansı olmaması nedeniyle hüsranla sonuçlandı (Ne yani, öğle ya da sabah seansında mı izlenecek bu film?). Araya bir de İstanbul Film Festivali girdi...

Şimdi Nur Çintay'lık edip "onu yedim, bunu yiyemedim, bunu gördüm, bunu göremedim, erken yattım, geç kalktım" diye son üç haftanın dökümünü yapmayayım. Kısa yoldan okurlarımdan özür dilerim. Siz şuradan Apocalypto'nun fragmanını bir daha izleyin. Ben en kısa zamanda filmi izleyip, yorumlarımı yazacağım.

NOT: Filmi görmemiş olanlar için: Mel Gibson hakkında ne dendiğini bir kenara bırakın. Son zamanlarda hiç bu kadar güzel bir afiş gördünüz mü?

11 Nisan 2007 Çarşamba

Herkesin bir konsepti var (mı acaba?)



Daha önce Robert's Coffee'nin logo ve kurumsal renk bakımından Starbucks'a ne kadar benzediğini anlatan bir yazı yazmıştım. Nişantaşı'na yeni açılan Barnie's'in de (üstelik Starbucks'ın tam karşısına) duvarlarında ve kurumsal sitesinde şu ilüstrasyonu görünce, Gloria Jeans'e ne kadar benzediğini düşünmeden edemedim.

Barnie's de zincir kahveci-kafe. Yakın zamanda pek çok yeni şubesi açılacak. Stabucks'tan Gloria Jeans'e benzer yönde farklı: Mesela kahve daha pahalı, masalara servis var, dekorasyon daha özenli, yiyecek çeşitleri daha fazla (genellikle kafe yemekleri)...

Cumartesi akşamı sevgili Ayşegül Eberdes'le uğradık. Mönüyü ayrıntılı incelemedim, çünkü "her zamankinden" içtim (kahve söylenmesi gerekiyorsa, tercimim her zaman filtre kahvedir. Filtre kahve yoksa Americano ya da sade Türk kahvesi söylerim. Karar vermem hep kısa sürer). Etrafımızda dört dönen garsonlar (olumlu anlamda söylüyorum) ve küçük boy kahveye 5.5 YTL vermemizin dışında, diğer zincir kahvecilerden farklı pek fazla bir şey göremediğimizi söyleyebilirim. Yemeklerini ve çeşit çeşit kahvelerini inceleyip, ileride daha geniş bir yazı yazacağım...

9 Nisan 2007 Pazartesi

Bu da Starck'a kapak olsun!


Ünlü mimar Zaha Hadid, WMF firması için çatal-bıçak takımı tasarladı. Şimdilik sadece Amerika'da satışa sunulan bu takım, eğlenceli formuyla başka bir dünyaya aitmiş hissi uyandırıyor. Bu ürünün satıldığı Unica Home'da takım fiyatı 250 dolar olarak yazılmış. (6 kişilik takım fiyatı olabilir mi acaba?) Kürdandan tuvalet fırçasına kadar her şeyimize el atan Philippe Starck'a kapak olsun. Hayalgücü sadece onda mı var?

7 Nisan 2007 Cumartesi

Bi film yaptım, herkes beğensin diye...



Son günlerde televizyonda, internette, orada burada, her yerde bir trailer dönüyor. Uma Thurman'ın başrolünde oynadığı kısa film Mission Zero, Youtube'un da en çok tıklanan videolarından biri. Pirelli tarafından yönetmen Kathryn Bigelow'a çektirilmiş, Los Angeles caddelerinde otomobille heyecan dolu kovalamaca sahnelerinin yer aldığı 8 dakikalık bir film Mission Zero. Pirelli'nin yeni lastiği PZero'nun reklamını yapan ve firmanın sloganı olan "kontrolsüz güç, güç değildir"in altını bir kez daha çizen bir yapım.

Filmin başrollerinde iki sarışın var. Biri Uma Thurman, diğeri sarı bir Lamborghini Gallardo. Kill Bill'deki sarı giysileri ve filmin Uma Thurman'lı sarı afişi, zihinlerimize Uma Thurman = Sarı = Sarışın = Aksiyon kavramlarını iyice kazımıştı. Yapımcılar da biraz bundan ilham alarak, biraz da Pirelli'nin kurumsal rengi olan sarıdan yola çıkarak bol aksiyonlu ve "cayır cayır sarılı" bir film hazırlamışlar. Linkini yukarıda verdim, keyifle izleyin diye.

Pirelli'nin efsanevi takvimlerinin teması her zaman güzel kadınlar ya da kadın güzelliği oldu. Firma şimdi de özel filmler hazırlatarak marka imajını güç, çeviklik, kontrol ve beceri kavramlarıyla özdeşleştirmeye çalışıyor. Fakat otomobillerin yanında yine güzel kadınlar var, zira bir önceki film "The Call"da da Naomi Campbell oynuyordu.

Mission Zero'yu izleyip beğenmeyen hemen hemen yok gibi. Çünkü başrollerindeki iki sarısın da erkeklerin rüyalarını süsleyen erişilmez varlıklar. Yine de film gerçekten tamamen kopuk değil; reklam ilintili olduğundan, önümüze kendimizi filmin kahramanlarıyla özdeşleştirmemizi sağlayacak, erişilebilir birşeyler koyuyor: Dört tane Pirelli lastik. Yani reklamcılığın başarı anahtarı: "Onu arzula, bunula idare et" : )) İyi seyirler...

5 Nisan 2007 Perşembe

Tatlı Hayat okurlarının katkılarıyla...



Sahne sanatçıları için seyirci neyse, yazar-çizerler için de okuyucu odur. Ancak aradaki fark, izleyicinin alkışlarıyla tepki vermesi, okuyucunun biraz daha pasif olmasıdır. Son zamanlardaki en hoş gelişme, Tatlı Hayat okurlarından yorumların dışında da tepkilerin (çoğunlukla olumlu) gelmesi. Gmail'deki kutuma gelen her bir e-posta'ya ne yazık ki tek tek cevap yazamıyorum. Ancak ortak soru ve beklentiler için kısaca özet geçebilirim:

* İsteklerinizi ankete oy vererek gösterebilirsiniz:
"Daha çok sinema yaz", "daha çok yemek yaz" gibi talepler var. Sağ tarafa bir anket kutusu açtım. Mayıs ayına kadar orada kalacak, lütfen hangi başlıkları daha sık görmek istediğinizi bir tıkla bildirin.

* İstemediklerinizden bir tıkla kurtulabilirsiniz:
Tatlı Hayatta Bu Hafta başlığı ile gelen bilgilendirme maillerini istemeyenler "Reply" yapmak yerine, gelen mailin sol alt köşesindeki "Unsubscribe" (Beni Listeden Sil) linkine tıklayabilir, sistem tarafˆndan otomatik olarak mail gönderim listesinden çıkabilir.

* Yeni eklenen her yazıyı anında görebilirsiniz: Sağda turuncu bir ikon ve "Bu sitede yazılanları takibe al!" linkini göreceksiniz. Bu RSS ya da alternatif okuyuculara Tatlı Hayat'ı kaydetmenizi ve her gün bu adrese girmeseniz de yeni başlıklarını okuyucunuza aktarmanıza yarar. Dilerseniz WidgetBox'taki web widget'ımızı da kendi blogunuza ya da sitenize ekleyerek, burada olan-biten herşeyi dostlarınızla paylaşabilirsiniz.

* Tatlı Hayat'ı ilk defa görüyorsanız:
Yine sağda yer alan "Beni haberdar et!" bölümündeki kutucuğa e-posta adresinizi bırakabilirsiniz. Size onaylamanız için bir link gönderilecek ve linki onaylamanızdan sonra da haftalık Tatlı Hayat bültenleri e-postanıza ücretsiz olarak gönderilecektir.

* Tatlı Hayat'ta yazılan bir yazıyı beğendiyseniz: Yazının hemen altındaki zarf işaretine tıklayarak bu yazıyı e-postayla başka bir arkadaşınıza gönderebilirsiniz. Eğer blogunuzda, sitenizde, derginizde ya da başka bir yayında kullanmak isterseniz lütfen kopyalamak yerine nmutlu@gmail.com adresine yazın. Yazılarımın başka yerde yayınlanmasına izin veriyorum, ancak bunun için "izin" almayı ihmal etmeyin : ))

* PR Şirketleri ve Reklam Ajansları için not:
Blogumu bir "yayın" olarak görüp ciddiye almanız ve basın bültenlerinizi göndermenizden çok memnunum. Ancak alışılageldiği üzere bültenden ürün ya da mekan tanıtımı yapmıyoruz. Tatlı Hayat'ta yer alan restoran vb. mekanlara bizzat gidiyorum ya da fikirlerine güvendiğim kişilerin izlenimlerini sizlerle paylaşıyorum. Okuyuculardan dileyen herkes yorum yazabiliyor. Yorumların "of, şahane, enfes, harikulade" ya da "berbat, rezil, iğrenç, feci pahalı" gibi kelimelerle neden göstermeksizin övücü ya da yerici olanlarına ne yazık ki onay veremiyoruz, ancak "şu nedenle şöyle olduğunu düşünüyorum, beğeniyorum, beğenmiyorum" gibi görüşlere blogumuz açık.

NOT: Yukarıdaki resim Beyoğlu'ndaki Artiste Terasse'nin basın bülteninden. Mekanı henüz görmediğim için ayrıntılı bir metin yazmamaya, fakat sizleri de böyle bir restoranın varlığından haberdar olmaktan mahrum etmemeye karar verdim. İleriki bir tarihte yazacağım, o zamana kadar www.artisteterasse.com'dan gerekli bilgileri alabilirsiniz.

3 Nisan 2007 Salı

Formda kalmak için sadece 30 dakika



Amerika'dan dünyaya yayılan ve bir fitness fenomeni haline gelen Curves, çok yakında Türkiye'de. Sadece kadınlar için tasarlanan sistem, kardiyovasküler sistemi güçlendirerek formda kalmayı ve kilo vermeyi sağlıyor. Curves sistemi haftada üç kez, 30'ar dakikalık programlardan oluşuyor. Türkiye'deki ilk şubelerini Nişantaşı ve İstinye'de açılacak olan Curves, dünyada 55 ülkede kadınlara sporu sevdirmeyi ve günlük hayatta daha yaygın kullanılmasını amaçlıyor. Ayrıntılı bilgi için www.curvesturkey.com

31 Mart 2007 Cumartesi

Sahibinden kiralık ada



Yaz gelmeden tatil konusunu açmak ne kadar doğru diye sormayın. Tatil meselesi hayal kurmakla alakalı olduğu için zamanı mamanı olmaz.

İnternette dolaşırken kiralık adalarla ilgili bir haber buldum. Bize oldukça uzaklar, tabii coğrafi bakımdan... Otelde tatil köyünde çoluk çocuk gürültüsü, kalabalık falan istemiyorsanız ya da balayında gerçekten eşinizle başbaşa kalmak istiyorsanız, bir göz atın:

Necker Island: Bu ada British Virgin Takımadaları'nda yer alıyor ve Virgin şirketlerinin sahibi Sir Richard Branson'a ait. Adada Branson'un malikanesi var, fakat bu cennet ada gecesi 40.000 USD karşılığında kiralanabiliyor.

Musha Cay: Bahamalar'daki Copperfield Körfezi'nde yer alan Musha Cay, tanrı vergisi nimetleri akıllıca paraya çevirmeyi başarabilmiş işletmeciler tarafından bir tatil cennetine dönüştürülmüş. Gecesi 24.750 USD

Isla Kiniw: Karayipler'deki Curaçao yakınlarındaki Kiniw adası, egzotik, tropik ve görece mütevazı bir ada. Ana karaya yakın olduğu için pek ıssız sayılmaz, haftalık 5.950 USD'ye kapatabilirsiniz.

Brandy Hill Island: ABD'de Connecticut açıklarındaki 1 dönümlük Brandy Hill Adası'nda sadece 6 kişinin konaklayabileceği bir ev ve ağaçlar var. Adaya tekne dışında hiçbir şeyle ulaşılamıyor. Küçük ve ıssız. Haftalığı 1.500 USD.

Dream Island:
Tahiti'deki Moorea Adası yakınlarındaki Dream Island, çok küçük ve tropik bir ada. Gecesi 400-600 USD. Yolunuz düşerse...

Helva yapmak kolay olsaydı...



Nişantaşı'nda (çok yeni olmamakla birlikte güneşli günlerde yer bulamadığınız için) "yeni yeni popülerleşmeye başlayan" bir kafemiz var: Backhaus. Eski Burberry mağazasının yerinde Akkavak Sokak'ta. Girişte pasta reyonu var, donut'lar, kruvasanlar, cheesecake'ler, pastalar ve kurabiyeler. Zemin katta ve asma katta oturup yemek yeme imkanı var, hatta Tunaman Çarşısı ile aradaki minik parka bakan cepheye masa konuyor, açık havada da oturabiliyorsunuz.

Backhaus, Alman ya da Flamanca galiba. Çünkü burada donat'a farklı bir ad veriliyor (neydi unuttum), kuzey Avrupalı bir markanın franchise'ı izlenimi var, fakat böyle bir logosu böyle olan bir marka bulamadım internette. Neyse, bunu ilgilisini bulunca soracağım. Özetle Nişantaşı'nda harika bir konumda, harika ekmek ve tatlıları olan, son derece modern görünümlü bir kafemiz oldu. Fakat...

Un var, şeker var, yağ var... Fakat... helva yapmak o kadar kolay olsaydı, herkes yapardı. İş köşebaşı dükkanı kapıp, garsonları birörnek giydirmekle bitmiyor. Backhaus bir süre sonra düşük ciro yapmaktan kapanırsa hiç şaşmam. Müdavimleri de "bu kadar hoş bir yer niye tutmadı?" diye şaşırır belki. Öncelikle Backhaus kafası karışık bir yer. Kafe mi, pastane mi, restoran mı? Geniş dükkanı bulunca hem o, hem bu, hem şu olmak istemiş. Çorba 5 YTL, salata 12 YTL, tost 5.5 YTL, kahve 3 YTL. Fiyatlar ucuz mu pahalı mı sizce? Yiyecek pahalı, kahve çok ucuz. Dışarı verdikleri poğaça, kruvasan, simit vb. de Divan ya da Konak pastanesine göre daha ucuz. Ürünlerini bu şekilde konumlandıran bir markanın, pastane-kafe gibi çalışmasını bekleriz. Fakat madem o koca dükkana kira ödeniyor ve masalar var (ki Nişantaşı'nda böyle bir yerin kirası 6.000-10.000 USD arasındadır), o zaman yemek de verelim de ciro artsın diye düşünülmüş galiba. İşte o noktada da işletme kendi ipini çekmiş bence.

Backhaus'ta mutfak alt katta, çay,kahve ve pastalar üst katta. Adisyon hazırlanan servant arkada, yazar kasa ve pos cihazları ön tarafta. Tam bir kaos var. Dolayısıyla masaya oturtulan, yemek yemesi ve daha yüksek hesap ödemesi beklenen müşteri için dakika bir gol bir... Tost geliyor, çay gelmiyor. Adisyon geliyor, para üstü bir türlü gelemiyor. Mesela iki kişi öğle yemeği yiyecek. Biri çorba ve salata söyledi, diğeri tost ve çay. Çorba alt kattan, tost ve çay üşt kattan, salata yine alt kattan, müşterinin soğuk içeceği varsa yine üst kattan geliyor. İki kişiye servis yapmak garson için tam bir kabus. Beklemek de müşteriler için... Hele dışarı oturmuşsanız...

Özet: İyi pasta yapmak ayrı bir iştir, restoran işletmek ayrı... Backhaus'a aceleniz varken ya da ayaküstü birşeyler yemek için gitmenizi önermem. Ama çoluk çocuk geniş geniş oturup, uzun bir pazar kahvaltısı yapalım, biraz da güneşlenelim derseniz, Nişantaşı'nda daha iyi bir yer bulamazsınız. Backhaus'u Laptop'ımızla gidilesi kafeler listesine de ekleyelim unutmadan...

24 Mart 2007 Cumartesi

Sert erkekler dans etmez! (Ama biraz gülümseyebilirler...)



Bugün gelen haberler arasında benim seyretmeye doyamadığım Mumya filmlerinin üçüncüsünün çekileceği ve filmde kötü adamı da Jet Li'nin oynayacağı vardı. Jet Li, Hero'dan bu yana gözümde. Mumya filmine de pek uygun gördüm. Şimdi üçüncüsünü heyecanla beklediğim iki film oldu: Karayip Korsanları'nın üçüncüsü ve Mumya serisinin üçüncüsü...

Tatlı Hayat'ta yazdığım sinema yazılarımı, Wordpress'deki diğer blogumda (Tatlı Hayat Wordpress'te) da yazıyorum. Ayrıca bu yazıların güncel filmlerle ilgili olanlarını Çember Net'teki forumun Film Eleştirileri bölümünde de yayınlıyorum. Çember Net'teki yazılarım çok fazla hit alıyor, ama siz Tatlı Hayat'tan okumaya devam edin, çünkü Çember Net'te resim ve link olanağı yok, grafik tasarımı da bu kadar iyi değil.

Sadede geleyim, geçenlerde gelen bir mailde, kadın olduğumu öğrenen bir okurum çok şaşırdığını belirtmiş (Nahide'yi erkek ismi sandığı için ben daha çok şaşırdım). "Sizin izlediğiniz filmler hep erkek filmleri" diyor. Allah allah! Kadın filmi, erkek filmi diye bir kavram mı var? Yapımcılar bir film yaparken "hadi şimdi de şöyle güzel bi erkek filmi yapalım" diye mi kolları sıvıyorlar? Neyse, okurumun kastettiği sanıyorum aksiyon filmlerinin kadınların ilk tercihi olmaması. Mesela bu hafta vizyona giren filmler arasında "Söz ve Müzik" varken ben "Apokaliptika"ya gideceğim. Böylece erkek filmi (?!) izlemiş olacağım.

Hem okuyucuma cevap, hem size acıklama olsun diye yazıyorum. Çocukken çok çizgi roman okurdum. Bizim zamanımızda Pokemon'lar Avatar'lar falan yoktu (Bkz. Sünger Bob yazım). Red Kit'ten Örümcek Adam'a, Kızıl Maske'den Süperman'e ne varsa okudum. O yüzden fantastik filmler, mistik şeyler, masallar, efsaneler benim çocuk tarafıma çok hitap eder (Geçen hafta 300 Spartalı yazmıştım, bu hafta da Apokaliptika yazacağım kısmetse). Yine 80'li 90'lı yılların B sınıfı aksiyon filmleri ve "ille de aksiyon filmi kahramanı" haline getirilen oyuncularına da pek muhabbetim vardır. Kim mi bunlar? En başta Jean-Claude Van Damme, Christopher Lambert, Steven Seagal gelir. Hulk Hogan'ın yeri ayrıdır. Arnold Schwarzenegger ise A sınıfına atlamayı başarabilmiş bir oyuncu. (A sınıfı oyuncudur demiyorum, Terminatör gibi çok büyük bütçeli filmlerin aranan oyuncusu oldu demek istiyorum) Bu saydığım oyuncuların hepsi kaslı vücutlu, yakışıklı sayılamayacak adamlar. Bunun için midir bilmem, seri filmi olmasa da Van Damme'ın hangi filmini izlesem, hep aynı kahramanı izliyormuşum gibi gelir bana... Hulk Hogan da öyle... Bu B sınıfı action man'leri pek severim. TV'de ilgiyle izlerim filmlerini. Sert erkeklerdir bunlar, öyle sevgilileri mevgilileri olmaz bunların. Hem kötü adamları dövüp hem en güzel kızı almaz bunlar... Sadece kötü adamları döverler. Yalnız kovboy halleri vardır. Sert erkekler dans etmez...

Jet Li filmlerini gördükçe de acaba diyorum... Acaba Jet Li yapımcıların yeni sert erkek tipi mi? Tabii eskileri kadar sert değil. Artık erkekler maço ve kılıbık diye ikiye ayrılmıyor. Metroseksüeli var, überseksüeli var, osu var, busu var... Günümüz sinemasında su katılmamış John Wayne modeli maço adamı kimseye satamazsınız (gerçi 24 dizisindeki Jack Bauer de az maço değil... Bir dizinin sonunda da ayağını uzat, tv seyret, ya da ne bileyim sevgilinle tatile falan git be adam...) O yüzden Jet Li gibi dövüş ustası ama biraz da sevimli suratlı bir kahraman yarattılar. Kahraman'da da Korkusuz'da da yalnızdı Jet Li. Kadın/sevgili unsuru arka plandaydı yani... Görünüşe göre sert erkekler hala dans etmiyor, ama artık gülümsemelerine izin veriliyor...

22 Mart 2007 Perşembe

Uzaya turist olarak gitmek için bir neden daha...


Biliyorsunuz Virgin Galactic, adam başı 200 bin dolara uzay turu yapıyor. Bunun için bilet alanlar da oldu. Fakat tur 2009'da. Dün okuduğum bir habere göre yazılımcı Charles Simonyi de, başka bir şirketin turuna bilet almış ve uzaya turist olarak gidecek beşinci kişi olacakmış. Simonyi, yolculuğunu daha renkli hale getirmek için arkadaşı Martha Stewart'ı aramış ve bu yolculuk için özel bir mönü hazırlamasını istemiş. Çünkü Simonyi, 7 Nisan'da uzaya çıkacak ve uzay üssündeki mürettebata bu yemeği götürüp sürpriz yapmak istiyor. Bizim Türk astronotlar uzaydaki gurme yemeğin simit kaşar tadında bisküvi olduğunu sansın varsın... Martha'nın mönüsünde kızarmış bıldırcın, kaparili ördek göğsü, patates püresi yatağında tavuk ve elmalı tatlı ile irmikli ıslak kek var.

Virgin Galactic de kendi turunu tanıtmak ve daha renkli hale getirmek için geri kalmıyor. Superman Returns filminin yönetmeni Bryan Singer ve tasarımcı Philippe Starck'a bilet satmışlar. Dahası, Philippe Starck "abi, sizin bu geminin içine ben bi el atayım" diyip, yolculuğun yapılacağı SpaceShipTwo'nun iç mekanları için tasarım yapmış (Bahse girerim Virgin'de aldığı para ile uzay yolculuğu bedavaya gelmiştir).

Uzay yarışı kızışıyor. Benim turum, senin turunu döver!


NOT: Resim Martha Stewart'ın sitesinden alındı, başlangıç yemeği bıldırcın.

19 Mart 2007 Pazartesi

300 Spartalı tarihe nasıl geçti, nasıl geçecek?




Cuma günü vizyona giren 300, Amerika'da vizyona girdiği hafta gişe rekorları kırdı. Bizde de ilgiyle karşılandı. (Aslında rakamlar henüz açıklanmadı, basının gösterdiği ilgiye dayanarak böyle söylüyorum) Bu hafta çeşitli sitelerden okuduklarım nedeniyle 300 filmine farklı bir açıdan bakalım istedim.


300 Filmi Frank Miller'in aynı adlı çizgi romanından filme uyarlanmış ve M.Ö. 400'lerde geçen Thermopylae savaşında yaşanmış bir hikayeye dayanıyor. Pers ordusunun işgali karşısında Yunanistan'da her biri ayrı bir şehir devlet olan krallıkların birlik olup ordu toplaması biraz vakit alıyor. Malum, antik Yunan'da demokrasi var. Senatolar toplanacak, oylama yapılacak vs. vs. Kahramanlıkları ve savaşkanlıkları dillere destan olan Spartalılar'ın meclisi de savaşa ordu gönderme kararı almada gecikince, Sparta kralı Leonidas, daha fazla bekleyemeyiyor ve en iyi 300 askerini yanına alıp "korumalarımla yürüyüşe çıkıyorum" diye çekip gidiyor. Tabii ki savaşa... İşte film, Leonidas ve 300 askerinin, çok kritik bir dağ geçidini tutup, Pers kralının 2 milyonluk ordusuna kafa tutmasını anlatıyor. SPOILER UYARISI Filmin sonunda tahmin edeceğiniz gibi, 300 kişi ile ancak 5 gün Pers ordusunu oyalayabiliyorlar. Tarihi kaynaklara göre Yunan devletleri ordu gönderiyor ve Pers ordusunun işgali önleniyor. Filmin sonunda burası gösterilmiyor, buraya atıfta bulunuluyor.

Leonidas ve 300 askerinin yaptığı "kamikaze"lik, Herodot tarihinde yazıyor. Bu hikayeyle ilgili 1962'de çekilmiş bir film de var. Bana göre kahramanlıktan çok bir delilik destanı. Fakat kabul etmek gerekir ki bu tür hikayeler, destanlar sinema için harika malzemelerdir. Aksiyonsa aksiyon, duyguysa duygu, coşkuysa coşku alabildiğine. Konumuz olan 300 filminde de dalavereci politikacı, aşık ve mağrur eş, vefakar silah arkadaşı gibi yan karakterler var. Başından sonuna kadar iyinin iyi, kötünün kötü olduğü siyah-beyaz bir dünyayı izliyoruz. Siyah-beyaz dünya benzetmesi yerinde oldu galiba. Çünkü film, çizgi roman tadını vermek için siyah-beyaz tonlarda, yüksek kontrastlar kullanılarak yapılmış. Filmde neyin ne renk olduğunu hatırlamıyoruz, sadece Spartalı askerlerin kıpkırmızı pelerinleri renkli...
Bol aksiyon ve kan gördüğümüz filmin müzikleri de amiyane tabirle "gümbür gümbür". 100 dakika boyunca masal diyarında bir kahramanlık hikayesini görsel ve işitsel bir şölen eşliğinde "yaşıyoruz". Eh, sinema dediğimiz de budur zaten...

BİR FİLMİ CİDDİYE ALMAK
300 gösterime girer girmez İranlılar tepki gösterdi. Filmde Pers kralının hilekar, rüşvetçi ve mistik görünümüne karşı, Batı dünyasını temsil eden Spartalılar'ın soğukkanlı, vatansever ve kahraman halleri İranlılar'ı rahatsız etti. Bunun Bush'un Ortadoğu'ya açtığı savaşın gerekçelerini haklı göstermek için hazırlanmış bir kılıf olduğunu söyleyenler var. Türkiye'den gelen tepkilerdeyse Spartalılar'ın zayıf asker ya da çocukları aralarında barındırmamaları nedeniyle bir nevi Neonazi propogandası sayılabileceği bile vardı.

Ben bu tepkileri biraz abartılı buluyorum. Söylediklerinde gerçeklik payı vardır ya da yoktur. Ama tepki gösterilen şey neticede sadece bir film. Yönetmeninin ve senaryo yazarının zihnindeki bir fantezi. Bize asla "tarih böyleydi" diye kabul ettirmeye çalışmayan, aksine gerçeklikten alabildiğine koparmaya çalışan bir kurgusal eser. Bence bir film izleyip ya da bir kitap okuyup, eser sahibine (yazar, yönetmen, oyuncu vb.) "bize bunu nasıl yaparsın, nasıl söylersin" diye çıkışmak çok çocukça. Çünkü okuduğunuzu ya da izlediğinizi gerçeklerle karıştırdığınızı, ayırt edemediğinizi gösterir. Ha Elif Şafak'a "senin roman kahramanın böyle böyle diyor, öyleyse yazar olarak sen bizi aşağılıyorsun" demişsiniz, ha Mel Gibson'a filmindeki kötü karakter yüzünden "sen filminde Museviler'i aşağılıyorsun" demişsiniz, ha Borat'ın maceraları yüzünden "sen bir ulusun onuruyla oynuyorsun" demişsiniz. Yapmayalım... Hepsi birer kurgu, hepsi birer fantezi. Eser sahibi gerçekte kendi düşüncelerini ya da siyasi görüşünü yansıtmış olabilir, dolaylı yollardan mesaj vermek istemiş olabilir. Fakat hikaye dediğimiz şey sembollerle yüklüdür. İyi adam ve kötü adam olmadan hikaye olmaz. Kabul edelim ki en güzel hikayelerde de kötü adamlar (düşmanlar) o toplumdan olmayanlardır. Gerçek hayatta öcüler aramızda yaşar. Ama bunu bilmek de, bununla mücadele etmek de çok acı vericidir. Bu yüzden hikayelerdeki öcüler hep dışarıdan gelir, hep başkalarıdır. Tıpkı bazı devlet başkanlarının şu anda kendi toplumlarına empoze etmeye çalıştığı gibi...

Hikaye ile gerçeği karıştırmayalım. Gerçeklerden yola çıkarak çok güzel hikayeler yaratılabilir. Fakat bir hayalden yola çıkılarak gerçeklik yaratmak... Pek iyi bilmiyorum ama buna ideoloji deniyor galiba... Hani olmayan bir şeyi herkes varmış gibi algılıyor ve öyle davranıyor ya...

300 SPARTALI'DAN NE ÖĞRENEBİLİRİZ?

Ben kendi adıma filmi çok beğendim ve bir sinema (kurgu) klasiği olabilecek bir yapıt olarak görüyorum. Bu filmden çıkardığım sonuçlara gelince:

* Filmde Spartalılar kendi kültürüne yabancı toplumlara "barbar" diyor. Aynısı bizim için de geçerli olduğuna göre (sözlüğümüzdeki "gavur" vb. ifadeleri hatırlayalım), kimsenin kimseye barbar ya da gavur demesiyle kimse barbar ya da gavur sayılamaz. Başka ülkeleri ve toplumları tanımadan haklarında yargıya varmak, içe kapalı bir toplumda yaşamak dünyaya at gözlükleriyle bakmayı sağlıyor...

* Rüşvet ve ihanet hep vardı, hep var ve hep var olacak...

* Yunan yarımadasındaki toplulukların genel adı Greek (Yunan) olmasına rağmen kendilerini Spartalılar, Thespialılar, Atinalılar diye ayırmaları ya da Greek olarak adlandırmaları tamamen ne zaman işlerine nasıl gelirse öyle oluyor. Benzer durumlar Araplar ve Türkler için de geçerli. Bir Arap ne zaman Iraklı, ne zaman Arap oluyor? Lübnanlı Hıristiyan Arap ile müslüman Arap arasındaki fark nedir (genler değil)? Bizler kendimizi ne zaman Türk, ne zaman Boşnak, Çerkez, Laz vb. olarak tanımlıyoruz? Milliyetçilik ve kimlik konusunda biraz daha derin düşünmek gerekiyor...

* İyi bir hikayeniz varsa, reytinginiz asla düşmez... Leonidas antik Yunan döneminde de popülerdi, 1962'de de popülerdi, 2007'de de popüler...

* İyi bir film, iyi bir hikayeye dayanır, görsel işitsel malzemeyle desteklenir. Oliver Stone'un Colin Farrel'lı, Anthony Hopkins'li, Angelina Jolie'li ve Val Kilmer'lı Büyük İskender'ine karşılık, görece genç yönetmen Zack Snyder ve genç oyuncu Gerard Butler'lı 300 filmi, bence daha avantajlı durumda. Oliver Stone'u geçtiğimiz yıllarda Büyük İskender filminden dolayı yerden yere vurdular. Film kötü değildi, yine de izleyicinin damağında hoş bir tad bırakamadı. Oysa söylenecek tek bir şey vardı: "Oliver abi, hikaye biraz dağılmış..."


300 Filmi hakkında ayrıntılı bilgiyi buradan alabilir, fragmanını buradan izleyebilirsiniz. Film müziklerini beğenen rockseverlere de duyuralım, müzisyen Tyler Bates, filmde vokal yapan İranlı sanatçı Azam Ali'yle bir rock albümü hazırlıyormuş. Bu baharda piyasaya çıkacakmış...

15 Mart 2007 Perşembe

Buzdolabında 160 dakika



Robert De Niro'nun ikinci yönetmenlik denemesi ve Berlin Film Festivali'nin açılış filmi olan The Good Shepherd - Kirli Sırlar oyuncularının ve teknik kadronun dört dörtlük performansına rağmen eleştirmenleri memnun edemedi. Tabii bizi de...



Afişe bakınca Matt Damon, Angelina Jolie, Robert de Niro, Alec Baldwin, William Hurt gibi isimleri görüp heyecanlandık, gösterimden kalkmadan görelim dedik. Afişin karamsar halinden ve konusundan bir aksiyon filmi beklemiyorduk. Fakat 160 dakikalık filmin 160 dakikası boyunca da kollarımı göğsümde kavuşturup buzdolabında oturur gibi oturacağımı hayal bile edemezdim. Film için kötü, hayalkırıklığına uğratıcı, yetersiz, gereksiz yere karmaşık hale getirilmiş gibi şeyler söylemeyeceğım. Onlar zaten Rotten Tomatoes'ta yazıyor. Ben film boyunca ecelin nefesini ensemde hissettim, buz gibi soğuk terler döktüm ve üşüdüm, onu söylüyorum. Hayır efendim, sinema salonu soğuk değildi, filmin kendisi Soğuk Savaş yıllarında geçtiğinden midir nedendir, son derece soğuktu.

Filmin konusunu da izlememiş olanlar için kısaca yazayım, başına da "spoiler" uyarısı koyayım. Benden günah gitsin... Edward Willson, 1930'lu yılların sonunda Yale Üniversitesi'nde parlak bir öğrenciyken, savaşın getirdiği ihtiyacın da etkisiyle önce orduda, sonra da haber alma teşkilatının içinde bulur kendini. Aslında Willson karakteri, CIA'in kurucusundan (adını ne yazık ki şu anda hatırlayamadığım kişi) esinlenerek yaratılmış. Ve özetin de özeti, filmde hiçbir şey olmuyor. Film Willson'un inandığı değerlerin yani ülkenin çıkarını korumak için özel hayatını ve hatta ailesini bile feda ettiği gerçeğini gözümüze sokuyor. Hani biz yataklarımızda rahat uyuyalım diye bazıları uyumaz meselesi. Fakat bunu anlatırken, Robert DeNiro bunun bir film olduğunu unutmuş; özgün kişinin soğuk ve duygusuz karakterinin altını fazlaca çizmeye kalkışmış. Dolayısıyla filmde hiçbir şeye tepki vermeyen (ne olumlu, ne olumsuz) duygusuz bir Matt Damon'ın (Willson) hayatından 30 yıllık bir bölüm izliyoruz ama drama yok. Kime güveneceğini bilemediği, durmadan arkasını kollamak zorunda olduğu, kendini ve ailesini asla güvende hissetmediği bir 30 yıl. 160 dakikaya sığdırılmış bir 30 yıl, minimum ama çok anlamlı diyaloglar, her diyalogtan bir mesaj çıkarma çabası ve Matt Damon'ın sinirlenmediği, gülmediği, heyecanlanmadığı, küfretmediği buzdolabı suratı...

Sezar'ın hakkı Sezar'a... Filmin bir tarzı, bir üslubu var mı? Var. Tutarlı mı? Tutarlı. Oyunculuk iyi mi? İyi. Senaryo güzel mi? Valla bana da gelse böyle bir senaryo, ben de hayacanlanırdım. Filmin tek kusuru (ve aslında izleyiciyi de en çok yoran ve filmden sinema tadı almasını engelleyen şey) çok fazla şeyin bir filme sığdırılmaya çalışılmış olması. Tamam, derslerine çalışmışlar. Olaylar tarih kurgusu içinde gerçek olaylarla son derece sağlam bağlarla bağlı. Her kahramanın bir rolü var, bir mesaj veriyor. "Ajanlıkta kimseye güvenemezsin", "kimin gerçekte yurtsever olduğunu, kimin olmadığını asla bilemezsin", "sana/vatana ihanet eden adamın çok basit nedenleri olabilir", "Amerika, gücünü karşısına bir öcü koymak ve bu öcüyle mücadele ediyor gibi görünmeye borçludur" vs. vs. Filmin bir ileri bir geri sararak izlettirilen tamamında, zaten karakter tahlili yapmaya fırsat bulamadığımız ve sayısı çok fazla olan kahramanları tanımaya, anlamaya, diyaloglarından mesaj çıkarmaya ve bu mesajları kronolojik bir sıraya sokarak olayların örgüsünü anlamaya çalışıyoruz... Offf, yazarken bile yoruldum...

Bir Pazar günü, kolanızı mısırınızı alıp, keyifle seyredip, gülerek çıkacağınız bir film değil Kirli Sırlar. Bence sinamada izlemeyin. DVD'sini alın, 3-4 arkadaş bir arada izleyin. Film bitiminde anlayanlar anlamayanların sorularını yanıtlasın. Kafanızı karıştırsa, yorsa, üşütse de izlemeye değer bir film. Bu kadar laftan sonra bir de kritiğim olacak (?!), filmin montajında o ileri geri tarihlere gidip gelmeler olmasa, film düz düz aksa, sadece ilk sahnedeki kaset dinleme olayının çözümünü sona bıraksalarmış, film şimdikinden daha kötü ya da niteliksiz olmaz, aksine daha kolay anlaşılır ve daha akıcı olurmuş diyorum... Şahsi kanaatim...

NOT 1: Filmin orijinal afişini koydum. Türkiye'deki afişte Robert de Niro ve Angelina Jolie de var, fakat filmde rolleri o kadar küçük ki, niye afişteler, filmin kurgusuyla çelişmiyor mu gibi sorular geliyor aklımıza. Orijinal afiş filmi daha iyi anlatıyor bence...

NOT 2: Filme adını veren "good shepherd (iyi çoban)" terimi bildiğim kadarıyla İncil'de İsa'yı kast ederek kullanılıyor. İnsanları kurtuluşa götüren, koruyup gözeten manasında. Daha adında bile mesaj/gönderme olan bir film bu. Ama içeride İncil'in bu bölümüne herhangi bir atıf yok. Onu da siz bileceksiniz, siz bulacaksınız artık...


NOT 3:
Bu film Oscar da dahil olmak üzere pek çok ödüle aday oldu ama sadece Berli Film Festivali'nde tüm oyuncu kadrosuna topluca Gümüş Ayı verildi. Bana göre nedeni, Robert De Niro'nun Oscar alamayacak kadar Avrupai bakış açısı. Bu film, yönetmenin bakış açısını beğeniyorsak eğer, kendi içinde son derece tutarlı ve ne dediğini bilen bir film. Sorun, son derece partiotik duyguların altını çizse de Akademi üyelerinin yüreğini burkacak Amerikanvari (arabesk demek daha doğru aslında) bir söyleme sahip olmamasıydı.

Filmin fotoğrafları ve trailer'ı için buraya tıklayabilirsiniz.

12 Mart 2007 Pazartesi

Numnum: Kanyon mu GMall mu?





Restoran yazılarını sevdiğinizi biliyorum ya, şuraya hemen elimin altında hazır diye bir Numnum yazısı girivereyim dedim. Bu blog yazma işi bana vallahi billahi bir kameralı cep telefonu aldıracak sonunda. İlaç için Numnum'ın mekan fotoğraflarını bulamadım hiçbir yerde. Yukarıdaki fotoğraflar İstanbul Yiyecek İçecek'in sayfasından alındı. Tanıtımlarını yapacağımıza göre, sorun çıkmaz sanıyorum...

Efendim, Türkiye'nin yıldız aşçılarından Mehmet Gürs'ün şirketi İstanbul Yiyecek İçecek, catering şirketleri, gruba bağlı diğer restoranları ve prodüksiyon şirketiyle yemek işini son derece ciddiye alan bir kuruluş. İlk restoranını 2003'te Maçka'daki GMall'ın içinde açan Numnum da, grubun zincir restoran olması için kurulmuş bir işletme. Resimlerden de anlaşılacağı üzere fast food servisi yapıyor. Fakat fast food'a da hakkını veriyor. Sunumu, mönüsü ve porsiyonları burayı alelade bir "diner"dan (anladınız siz onu : )) ayırıyor.

Resimlerde Panini ekmeğinde biftekli sandviç ve hamburgerler görülüyor. Patates doyana kadar. İyi bir hamburgerciden farkı ince hamurlu çıtır pizzası ve enfes tatlıları. Yoksa fiyatlar gayet makul, adam başı 20-30 YTL'ye patlayasıya yiyebilirsiniz.

Gelelim Kanyon mu GMall mu meselesine. Numnum, şu anda İstanbul'da bu iki alışveriş merkezinin içinde servis veriyor. Önce açılan GMall restoranı, sinema salonlarının arasında, fuayeyle bütünleşik, kapısı penceresi olmayan, öyle okul kantini gibi, gayet samimi bir mekan. Cumartesi ya da Pazar günleri giderseniz "cumartesi babaları"nı görebilirsiniz. Çocuklarına pizza yedirip sinemaya götürürler. Numnum'larda kot pantolonlu tişörtlü garsonlar vardır. Genellikle 25 yaşın altındadırlar. İyi kızlar, çocuklardır ama garsonluğun bir meslek olduğunu pek idrak edememişlerdir. Sanki bize servis yapınca, vereceğimiz bahşişle hemen sinemaya gidecek gibidirler. Kim kime hizmet ediyor, bir an aklınız karışır. Kanyon'daki Numnum ise, barı, bar masaları ve yemek bölümüyle daha büyük bir restoran. Orada host ve hostesler var, "yer gösterilmeden oturmayın" yazıyor kapıda ama, yer gösterecek arkadaşların birilerine sms yollamaları bitmek bilmiyor. Tabii daha büyük olduğundan daha çok servis elemanı var ama o servis elemanlarının mutfakla masalar arasında yürumesi gereken mesafe daha uzun olduğundan, bazen bazı isteklerinizi duymazdan da gelebiliyorlar. Üç kişi yemek yiyecek, ikisinin içeceği gelmiş... Üçüncüsü beklesin efendim, bir kişi için taaa bara mı gidecek gençler?

Özetle; yemekler makul fiyatta ve güzel. Kanyon'a da girseniz, GMall'a da gitseniz aşağı yukarı aynı mönü. Sinemadan önce gitmişseniz, vaktiniz bolsa, masada muhabbet de iyiyse problem yok. Yalnız üç küçük uyarı:

1. Garsonlara fıstık atmayın (anında senli-benli olmaya ya da tuhaf espriler yapmaya başlıyorlar).

2. Kanyon'da cam kenarına oturmayın (efendim dışarıda görecek bir şey yok, üstelik çok soğuk geliyor).

3. Meksika baharatlı biftekli pizza söylemeyin (pizza hamuru o kadar ince ve etler o kadar soslu ki, pizza hamurunuz daha yarısına gelmeden soğumuş ve salçadan vıcık vıcık ıslanmış hale geliyor).

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails