15 Mart 2007 Perşembe

Buzdolabında 160 dakika



Robert De Niro'nun ikinci yönetmenlik denemesi ve Berlin Film Festivali'nin açılış filmi olan The Good Shepherd - Kirli Sırlar oyuncularının ve teknik kadronun dört dörtlük performansına rağmen eleştirmenleri memnun edemedi. Tabii bizi de...



Afişe bakınca Matt Damon, Angelina Jolie, Robert de Niro, Alec Baldwin, William Hurt gibi isimleri görüp heyecanlandık, gösterimden kalkmadan görelim dedik. Afişin karamsar halinden ve konusundan bir aksiyon filmi beklemiyorduk. Fakat 160 dakikalık filmin 160 dakikası boyunca da kollarımı göğsümde kavuşturup buzdolabında oturur gibi oturacağımı hayal bile edemezdim. Film için kötü, hayalkırıklığına uğratıcı, yetersiz, gereksiz yere karmaşık hale getirilmiş gibi şeyler söylemeyeceğım. Onlar zaten Rotten Tomatoes'ta yazıyor. Ben film boyunca ecelin nefesini ensemde hissettim, buz gibi soğuk terler döktüm ve üşüdüm, onu söylüyorum. Hayır efendim, sinema salonu soğuk değildi, filmin kendisi Soğuk Savaş yıllarında geçtiğinden midir nedendir, son derece soğuktu.

Filmin konusunu da izlememiş olanlar için kısaca yazayım, başına da "spoiler" uyarısı koyayım. Benden günah gitsin... Edward Willson, 1930'lu yılların sonunda Yale Üniversitesi'nde parlak bir öğrenciyken, savaşın getirdiği ihtiyacın da etkisiyle önce orduda, sonra da haber alma teşkilatının içinde bulur kendini. Aslında Willson karakteri, CIA'in kurucusundan (adını ne yazık ki şu anda hatırlayamadığım kişi) esinlenerek yaratılmış. Ve özetin de özeti, filmde hiçbir şey olmuyor. Film Willson'un inandığı değerlerin yani ülkenin çıkarını korumak için özel hayatını ve hatta ailesini bile feda ettiği gerçeğini gözümüze sokuyor. Hani biz yataklarımızda rahat uyuyalım diye bazıları uyumaz meselesi. Fakat bunu anlatırken, Robert DeNiro bunun bir film olduğunu unutmuş; özgün kişinin soğuk ve duygusuz karakterinin altını fazlaca çizmeye kalkışmış. Dolayısıyla filmde hiçbir şeye tepki vermeyen (ne olumlu, ne olumsuz) duygusuz bir Matt Damon'ın (Willson) hayatından 30 yıllık bir bölüm izliyoruz ama drama yok. Kime güveneceğini bilemediği, durmadan arkasını kollamak zorunda olduğu, kendini ve ailesini asla güvende hissetmediği bir 30 yıl. 160 dakikaya sığdırılmış bir 30 yıl, minimum ama çok anlamlı diyaloglar, her diyalogtan bir mesaj çıkarma çabası ve Matt Damon'ın sinirlenmediği, gülmediği, heyecanlanmadığı, küfretmediği buzdolabı suratı...

Sezar'ın hakkı Sezar'a... Filmin bir tarzı, bir üslubu var mı? Var. Tutarlı mı? Tutarlı. Oyunculuk iyi mi? İyi. Senaryo güzel mi? Valla bana da gelse böyle bir senaryo, ben de hayacanlanırdım. Filmin tek kusuru (ve aslında izleyiciyi de en çok yoran ve filmden sinema tadı almasını engelleyen şey) çok fazla şeyin bir filme sığdırılmaya çalışılmış olması. Tamam, derslerine çalışmışlar. Olaylar tarih kurgusu içinde gerçek olaylarla son derece sağlam bağlarla bağlı. Her kahramanın bir rolü var, bir mesaj veriyor. "Ajanlıkta kimseye güvenemezsin", "kimin gerçekte yurtsever olduğunu, kimin olmadığını asla bilemezsin", "sana/vatana ihanet eden adamın çok basit nedenleri olabilir", "Amerika, gücünü karşısına bir öcü koymak ve bu öcüyle mücadele ediyor gibi görünmeye borçludur" vs. vs. Filmin bir ileri bir geri sararak izlettirilen tamamında, zaten karakter tahlili yapmaya fırsat bulamadığımız ve sayısı çok fazla olan kahramanları tanımaya, anlamaya, diyaloglarından mesaj çıkarmaya ve bu mesajları kronolojik bir sıraya sokarak olayların örgüsünü anlamaya çalışıyoruz... Offf, yazarken bile yoruldum...

Bir Pazar günü, kolanızı mısırınızı alıp, keyifle seyredip, gülerek çıkacağınız bir film değil Kirli Sırlar. Bence sinamada izlemeyin. DVD'sini alın, 3-4 arkadaş bir arada izleyin. Film bitiminde anlayanlar anlamayanların sorularını yanıtlasın. Kafanızı karıştırsa, yorsa, üşütse de izlemeye değer bir film. Bu kadar laftan sonra bir de kritiğim olacak (?!), filmin montajında o ileri geri tarihlere gidip gelmeler olmasa, film düz düz aksa, sadece ilk sahnedeki kaset dinleme olayının çözümünü sona bıraksalarmış, film şimdikinden daha kötü ya da niteliksiz olmaz, aksine daha kolay anlaşılır ve daha akıcı olurmuş diyorum... Şahsi kanaatim...

NOT 1: Filmin orijinal afişini koydum. Türkiye'deki afişte Robert de Niro ve Angelina Jolie de var, fakat filmde rolleri o kadar küçük ki, niye afişteler, filmin kurgusuyla çelişmiyor mu gibi sorular geliyor aklımıza. Orijinal afiş filmi daha iyi anlatıyor bence...

NOT 2: Filme adını veren "good shepherd (iyi çoban)" terimi bildiğim kadarıyla İncil'de İsa'yı kast ederek kullanılıyor. İnsanları kurtuluşa götüren, koruyup gözeten manasında. Daha adında bile mesaj/gönderme olan bir film bu. Ama içeride İncil'in bu bölümüne herhangi bir atıf yok. Onu da siz bileceksiniz, siz bulacaksınız artık...


NOT 3:
Bu film Oscar da dahil olmak üzere pek çok ödüle aday oldu ama sadece Berli Film Festivali'nde tüm oyuncu kadrosuna topluca Gümüş Ayı verildi. Bana göre nedeni, Robert De Niro'nun Oscar alamayacak kadar Avrupai bakış açısı. Bu film, yönetmenin bakış açısını beğeniyorsak eğer, kendi içinde son derece tutarlı ve ne dediğini bilen bir film. Sorun, son derece partiotik duyguların altını çizse de Akademi üyelerinin yüreğini burkacak Amerikanvari (arabesk demek daha doğru aslında) bir söyleme sahip olmamasıydı.

Filmin fotoğrafları ve trailer'ı için buraya tıklayabilirsiniz.

1 yorum:

sac dedi ki...

160 küsür dakikalık film için bu kadar yazmak gerekirdi sanırım. siz benden iyi anlamışsınız filmi, özetleyebilmişsiniz bile. gerçi "Ve özetin de özeti, filmde hiçbir şey olmuyor" en iyisiydi ama : )

şahsi kanaatinize de katılıyorum bu arada.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails