20 Aralık 2011 Salı

Azıcık aşım, dertsiz başım...


Son zamanlarda gerek obezite konusunda gerek diyabet konusunda daha çok uzman medyada beyanat vermeye başladı. Eskiden AIDS veya kanser çağımızın hastalığı olarak adlandırılırdı, şimdi obezite en büyük tehdit olarak gösteriliyor. Bilim adamı olmaya gerek yok. Açın eski albümleri; annelerinizin, teyzelerinizin 30-40 yaşındaki fotoğraflarına bakın, bir de aynı yaşta kendi halinize bakın. Çoğumuz en az 10 kilo daha tombul görünürüz, daha fenası, görünmekle kalmayız, öyleyiz.


Bu konuyu yaşıtlarımla konuştuğumda, herkes şehir hayatının hızlı ama hareketsiz temposunun bizleri daha kilolu hale getirdiğinin altını çiziyor. Özellikle de arabası olup, her yere arabayla gidenler... İkinci bir şikayet konusu da yemekhanesi olmayan iş yerleri. "Her gün kebap, hamburger ya da benzeri fast food şeyler yemek zorunda kalıyoruz" diye yakınıyor insanlar. Sadece 1 saat yemek molası verilen iş yerlerinin ve plazaların etrafı kafe ve restoranlarla dolu. Fakat bir plazada çalışan ortalama 500 kişi aynı anda yemeğe çıktığında 50-60 kişilik yeri olan bir restoranın hepsine hizmet verebilmesinin tek yolu, her müşterinin 15-20 dakika içinde yemeğini yiyip gitmesini sağlamak. Böylece bir saat içinde aynı masada 3-4 defa yemek servisi yapabilir ve 150-200 kişiyi bir saat içinde doyurabilir. Hal böyle olunca adı kafe de olsa, restoran da olsa, o lokantanın mönüsünde ızgara et, köfte, hamburger, salata vb. olabildiğince çabuk pişirilip servis edilebilen yemekler oluyor. Bu da bir çeşit fast food tabii...

Görünüşe göre yukarıda anlattığım yaşam tarzına sahipsek, bu şekilde beslenmek zorundayız... Aslında değiliz! Daha önce burada, araştırmacı Michael Pollan'ın Food Rules adlı kitabından bahsetmiştim. Pollan, bir yiyeceğin sağlıklı olup olmadığını anlamak için babaannenizin zamanında yenip yenmediğini düşünün diyor. Babaannemizin zamanında insanlar her gün et yemezdi, yiyemezdi. İşe giden insanlar, yemeklerini yanlarında sefer tası ile götürür, çorba, sebze yemeği falan, Allah ne verdiyse yerlerdi. Doktorların "kilo vermen lazım, diyet yapman lazım" dediği tanıdıklarım, iş yeri ortamında sebze yemeği yiyemediklerinden yakınıyor. "Yemeğini evden götürsene" diye fikir verdiğinizde de, "ne yani, yanımda sefer tası mı taşıyacağım?" diye tepki gösteriyorlar. Evet, alüminyumdan ya da paslanmaz çelikten yapılan geleneksel sefer tasları takım elbiseli birinin elinde komik görünebilir ama günümüzde buna da "cool" çözümler bulunabiliyor. Amerikalı Uncommongoods, günlük hayatta kullanım için ilginç ve akıllıca tasarlanmış şeyler satıyor. Yukarıdaki resimde gördüğünüz sefer tası 22 Dolar. Sızdırmaz kapaklı, mikrodalga ve bulaşık makinesine girebilen, polipropilen içermeyen bir malzemeden yapılmış. Üstüste konup, taşıma bandını geçirince, üstten tutulabilen bir kulba sahip oluyor. Sitede "yemeğimi ille de sıcak isterim" diyenler için termos kılıflı ve "az yer kaplasın" diyenler için de kompakt yemek kapları da var. Bahane değil çözüm üretmeye çalışanların ilgisini çeker diye düşündüm...

1 yorum:

Özge Sipahioğlu dedi ki...

super paylasım...
bu arada aylıne yazdıgınız yoruma da bayıldım..sevgiler

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails